Cumartesi, Mayıs 26, 2018
Text Size

Ereğli'de Çocuk ihmal ve istismarı üzerine konuştuk.

  Ereğli'de 15 Temmuz Anaokulu Salonunda Veli ve Eğitimcilere Çocuk ihmal ve istismarı üzerine konuştuk.    

Akademik Bakış'ta ''Kök Hücre Üretim Merkezi Aile''yi konuştuk..

Gökhan Kırlangıç kardeşimin hazırlayıp sunduğu Ribar Fm'de yayınlanan Akademik Bakış'ta ''Kök Hücre Üretim Merkezi Aile''yi konuştuk.

Radyo Gençlikte 'Canefşan' programına konuk olduk...

Radyo Gençlikte Filiz Akman'ın hazırlayıp sunduğu 'Canefşan' programında 'Aile' yi konuştuk..

  • Ereğli'de Çocuk ihmal ve istismarı üzerine konuştuk.

    Salı, 03 Nisan 2018 09:02
  • Akademik Bakış'ta ''Kök Hücre Üretim Merkezi Aile''yi konuştuk..

    Perşembe, 08 Mart 2018 14:52
  • Radyo Gençlikte 'Canefşan' programına konuk olduk...

    Cuma, 02 Şubat 2018 14:02
  • Manevi Danışmanlık ve Rehberlik Yüksek Lisans Öğrencileriyle Ders Yaptık...

    Çarşamba, 27 Aralık 2017 14:54
  • Meram Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi Gençleriyle Tecrübelerimizi paylaştık.

    Çarşamba, 27 Aralık 2017 14:43

Son Yazılarım



SETÖ;(Suikastçi  Terör Örgütü)Mithat Paşa ve Hüseyin Avni Paşa nihai bir netice elde etmek için padişahın tahttan indirilmesi gerektiği fikrindeydiler. Bunun için  29 Mayıs 1876 günü Mithat Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Harbiye Mektebi Nazırı Süleyman Paşa, Şurayı Devlet Reisi Redif Paşa yeni şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendiden padişahın tahttan indirilmesi için hal fetvası aldılar. Her şey hazırdı. Bir gün sonra Harbiye Mektebi Kumandanı Süleyman Paşa iki tabur askerle Dolmabahçe Sarayı'nı bastı ve Sultan Abdülaziz’i tahttan indirdi. Sultan Abdülaziz’in hal gerekçesi olarak da ‘muhtelüs şuur’ olması gösterildi. Sultan Abdülaziz tahttan indirildikten sonra haremi ile birlikte Topkapı Sarayına nakledildi. Topkapı Sarayına nakledilen Sultan Abdülaziz bir gün sonra kardeşinin oğlu Şehzade Murad’ın cülusunu tebrik edecek ve kendisine ikamet için başka bir yer tayin edilmesini isteyecekti. Bunun ardından Sultan Abdülaziz’e kendi yaptırdığı Feriye Sarayı uygun görüldü. 4 gün sonra haremi ile birlikte buraya yerleşen Sultan Abdülaziz 5 Haziran günü odasında bilekleri kesilmiş bir vaziyette bulundu.

Su-i kastci çetenin arkasında İngilizler vardı ama bizden görünen ‘onların çocukları’ yapmıştı.

HETÖ:(Hareket Ordusu Terör Örgütü) 31 Mart Vak’ası diye tarihe geçen bu olay, 14 Nisan 1909 tarihine rastlamaktadır. Tarihçiler bu olayın, kendi zulümlerini örtmek isteyen Ittihadçıların, II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesini temin etmek için, İngiliz Gizli Servisi’nin yardımı ile ve İngilizlerin aleti olarak tertipledikleri bir hadise olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak suç, samimi Müslümanlara yıkılsın diye, bir kısım dini sloganlar kullanılmış ve “şeri’at elden gidiyor” diye dine ve dindarlara hücum planları hazırlanmıştır. İttihadçılar, kendilerinin tertipledikleri bu olayı, dindarları mürteciler diye suçlayarak dindara yıkmışlar ve maalesef kendileri gibi düşünen tarihçileri de kullanarak, bu olayı en büyük irtica olayı diye takdim etmişlerdir. ‘Dinde hassas muhakeme-i akliyede zayıf’ Derviş Vahdeti gibi bir kısım Müslümanlar da provokasyona zemin hazırlamışlardır. Selanik’ten Hareket Ordusu adını verdikleri kuvvetleri, Padişah’ı kurtarmak gibi yalancı bir sloganla İstanbul’a sevk etmeye başladılar. Askerlerin çoğu, yağmacı ve Müslüman katili olan Makedonyalılardı. Tam bir çapulcu ordusuydu. Olayın vahametini anlayan İstanbul’daki generaller ve özellikle I. Ordu Komutanı Nazım Paşa, Sultan Abdülhamit’e müdahale etmeleri gerektiğini anlattılarsa da, Müslümanı Müslümana kırdırmayacağını söyleyen Padişah, onlara gerekli talimatı vermedi. I. Ordu Kumandanı Nazım Paşa’ya, Hareket Ordusu’na silah çekmemeleri için yemin bile ettirdi. 25 Nisan’da Hareket Ordusu, Yunan ordusu gibi davrandı ve Yıldız Sarayı’nı yağmaladı. Kütüphane dışında Padişah’ın altın arabasını bile parçalayıp götürdüler. Daha sonra da 27 Nisan 1909’da Meclis-i Umumi’yi toplayarak Abdülhamit’i hal’ kararını silah zoruyla çıkardılar. En önemli ithamları, 31 Mart Vakasını tertip etmekle suçlamak idi. Hâlbuki bu tamamen yalandı. I. Orduya talimat vermemekte direnen Padişah, Müslümanı Müslümana kırdırmakla itham ediliyordu. 31 Mart Olayı, Ittihadçıların tertipledikleri bir fitneydi; ancak muhalifleri olan Kâmil Paşazâde Said Paşa, İsmail Kemal Bey, muhalif gazetecilerden Mizancı Murad ve Volkan Gazetesi baş yazarı Derviş Vahdeti gibi bazı safdiller de durumdan pasta çıkarmak uğruna ateşe körükle gittiler ve fitne ateşini söndürmek yerine daha da alevlendirdiler. Neticede düşmanlar kâr etti; devlet, millet ve din zarar etti. Çünkü kurulan Divan-i Harbi-i Örfî Derviş Vahdeti başta olmak üzere çok masumları idam sehpalarında sallandırdı. Din düşmanı kesimlerin eline de tam bir irtica sermayesi verilmiş oldu. Bediüzzaman gibi allâmeler bile, 31 Mart Olayı ile yargılandılar; ama beraat ettiler.

31 Mart’ı gerçekleştiren Hareket Ordusunun arkasında İngilizler vardı ama bizden görünen ‘onların çocukları’ yapmıştı.

BETÖ(Baskıncı Terör Örgütü) 23 Ocak 1913 günü Bulgarlar, Edirne ve Çatalca önlerindeyken, Kurmay Albay Enver Bey (Paşa) sabıkalılardan müteşekkil 20-50 kişilik bir çete ile Babıali’yi bastı.

Devamını oku...

Hz. Adem’le başlayan ve Hz. Muhammed(s.a.v) ile tamamlanan İslam dininin temel hedefi Allah’ın varlığı ve birliğini tesis, yani Tevhid ilkesini dünyaya hakim kılmaktır.

Allah’ın varlığı ve birliği önündeki en büyük engel daima kafirlerden çok müşrikler olmuştur.

Müşrik, Allah’ın varlığı ve birliğini inkar etmemekle beraber O’na ortak koşan kimsedir.

Mekke müşrikleri İslam kendileri tebliğ edilmeden öncede Allah’ biliyorlardı, Resulü evlatları kadar iyi tanıyorlardı.

Aynı zamanda Kabe’ye yerleştirdikleri 360 civarında putlara, 360 putu temsilen de 4 büyük puta (Hübel, Uzza, Lat, Menat) tapmaya devam ediyorlardı. Bu putları Allah’a yaklaştıran aracılar olarak kabul ediyorlardı.

Peygamberimiz İslam’a davete başlamadan önce Arap toplumunda paganizm  yaygınlaşmış, puta tapınma o kadar yaygın hale gelmiş, o kadar ucuzlamıştı ki, müşrikler helvadan putlar yapıyorlar, acıkınca yiyebiliyorlardı.

Hz. Peygamber(s.a.v.) 23 yıllık sürede en çok puta tapan müşriklerle mücadele etti.

Ve fetihlerle vefat etmeden Arap Yarımadasını büyük/küçük tüm putlardan temizlemişti.

Peki Hz. Peygamber vefat ettiğinde durum neydi?

Vefat ettiğinde Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’in yaklaşımında ortaya çıkan fark önemli bir anlayış farklılığına işaret ediyordu.

Bu anlayış ve yaklaşım farklılığı ise üzerinde hassasiyetle durulmayı hak ediyor.

Bu iki farklı yaklaşım, sosyolojik ve psikolojik tahlillerle desteklenerek bugüne dair işaretler veriyor.

Peygamberimizin vefat haberini alan Hz. Ömer ; ‘’ "Resûlullah ölmemiştir ve sağdır. Ona sadece Hz. Musa'ya ârız olan saika gibi bir saika arız olmuştur. Kim Muhammed öldü derse onu kılıcımla iki parça ederim" sözleriyle tepki vermişti.

Hz. Ebu Bekir ise;  "Kim ki Muhammed'e (a.  s.m.) tapıyorsa, bilsin ki, Muhammed (a.s.m.) ölmüştür. Kim ki Allah'a ibadet ve kulluk ediyorsa bilsin ki, Allah Hayy'dır, ölümsüzdür."

Devamını oku...

Arap diliyle tesis edilen İslam’a dair hakikatler diğer dillere tercüme edilirken zaman ve zeminin de etkisiyle gerçek anlamından koparılabiliyor.

Bugün her şeyi sorgulayan genç beyinlere ikna edici cevaplar verilememesinin altında; Orijinal metinlere bakılıp günümüze yorumlanması gereken hakikatlerin çok önceden yapılmış tercüme ve yorumların kullanılması yoluyla cevaplanması hatası  yatmaktadır.

‘’Darebe ‘’ kelimesinin tercümesinde müfessirlerin yaptığı hata bunun en önemli örneklerindendir. Yaşayan Kur’an olan Hz. Muhammed(s.a.v.)’in hayatının hiçbir döneminde şiddet yokken ve şiddete asla onay vermemişken ‘’darebe’’ kelimesinin ‘’dövün’’ şeklinde tercüme edilmesi ve hadislerde de aynı mana verilmesi İslam’a zarar veren uygulamalara kaynaklık etmiştir.

Bu yanlış tercüme Ailede dayak, Camide dayak, Kur’an Kursunda dayak, Okulda dayak, Sanayide dayak, Asker(Peygamber) Ocağında dayak, Kreşte dayak v.b. hayatın tüm alanlarında dayak uygulamasını meşrulaştırmıştır.

Modernizmin baskısıyla bunalan ve çıkış yolu arayan taklitçiler hatalarını itiraf edip düzeltmek yerine ‘’(hafifçe) dövün’’ şeklinde bir acubeye de  imza atmışlardır.

Hızla uyanıp, tevbe ve istiğfarla hata itiraf edilmezse bu ‘’darebe’’ meselesi daha çokkk can yakacak bilesiniz.

Bknz: ŞU ‘DAREBE’ MESELESİ ÇOK CANIMIZI YAKTI , HALA DA YAKIYOR… http://www.cemilpasli.com/ahlak/su-darebe-meselesi-cok-canimizi-yakti-hala-da-yakiyor

‘’Darebe’’ kelimesinden daha önemlisi ‘’takva’’ kelimesinin tercümesinde yapılan büyük hatadır.

“Korunmak, itina göstermek, kurallara sıkı sıkı bağlanmak, sığınmak, sakınmak, çekinmek” gibi mânalara gelen takva, dinî metinlerde şöyle ele alınıyor: Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınmak, Allah’tan sakınmak, azaba götürecek eylemlerden uzak durmak, nefsi günahtan muhafaza etmek, Allah’ın korumasına girmek, dinin bütün emir ve yasaklarını titizlikle uygulamak, Hz. Peygamber’e tam mânası ile bağlanmak.

Hz. Peygamber takva bağlamında şu öğüdü veriyor: Takva sahibi bir kimse Allah’ın emir ve yasaklarına uymanın yanında, haram ve helâl olduğu şüpheli şeylerden de sakınmalıdır.

Kesin hüküm şudur: İslâm nazarında en üstün kişi en fazla takva sahibi olandır. ‘’

Devamını oku...

 

Ereğli'de 15 Temmuz Anaokulu Salonunda Veli ve Eğitimcilere Çocuk ihmal ve istismarı üzerine konuştuk.

 

 

Devamını oku...

Şerif Mardin’in tespitiyle bu coğrafyada en etkili faktör : Din

Dinin ağırlık ve çekim merkezi camii.

Yesrip’i Medine yapan Peygamberimizin ilk yaptığı iş Mescid.

Medeniyetin inşa edildiği Medine bir vücutsa onun kalbi mescit.

Peki ‘’Kitabın anası/Ümmü’l Kitap’’ı muhafaza edip ,’’müteşebihatı’’ güncellemeye nereden başlayacağız?

Tabii ki dinin/şehrin kalbi/merkezi mescit ve camilerden.

Biz İbrahim Günay kardeşimle uygulamalarla bezenmiş güncelleme örnekleri derledik son 2 yılda.

8 Konferans, 2 Panel, 5 farklı program ve yüzlerce etkinliğe imza attık.

Yaptıklarımızı, amaçlarımızı enformasyonun en kalıcı şekli olan kitaba döktük.

Bizim yaptıklarımız ‘’gönüllü’’ faaliyetlerdi.

İstedik ki; Tarihe bir kayıt düşelim.

Dileğimiz odur ki; Asıl işleri bu işler olanlara ilham verelim.

Arzumuz şu ki; ’’Güncelleme’’ talebini en yüksek perdeden dile getiren Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın dikkatine uygulamalı, somut misaller sunalım.

Duamız budur ki; Nasrettin Hocamızın dediği gibi göle bir maya çalalım ve maya tutsun.

Bu duygu ve düşüncelerimizi kısaca ifade sadedinde kitabın girişine şu cümleleri koyduk:

Bizimkisi; mütevazı, minik adımlarla dev bir hedefe yürüme gayreti...

Tarihte oluşturduğumuz kocaman bir boşluğa büyük harflerle seslenme çabası...

Verimli topraklara saçılan tohum ve hepsinden önemlisi kavramın içini doldurma arzusu...

Devamını oku...

Küçükken evde av tüfeğini elime aldığımda büyüklerim:

--‘’Bırak onu evladım çok tehlikeli’’ dediklerinde,

--‘’Ama tüfek boş, içinde mermi yok ki! Cevabını verirdim, onlar:

--‘’Olsun şeytan doldurur’’ dediklerini hatırlıyorum.

Aslında ‘’Anadolu İrfanı’’ ile cevap veren büyüklerim çok önemli bir gerçeğe dikkat çekiyorlar ve beynime, kalbime, vicdanıma o gerçeği nakşediyorlardı.

Evet şeytanın  işinin özü  boşluk doldurmaktı.

Emaneti yüklenen ve akıl ve nefisle imtihan için dünyaya indirilen insana büluğ çağından itibaren tüm zaman ve mekanları nasıl dolduracağına dair bilgiler kitaplar elçiler ve alimler tarafından sunulmuştur.

Tırnak kesme adabından, devlet yönetimine, mikrodan makroya tüm insanın muhatap olacağı meseleler ayrıntılarıyla insanın önüne konulmuştur.

Nerede bu hazine sesini duyar gibiyim.

Yüce Yaratıcının rehberliğinde elçisi Mekke ve Medine’de kıyamete kadar tüm insanlığın saadetini temin edecek , dertlerine derman olacak ‘’kök hücreleri’’ üretmiş ve Ümranımızın kalbi Medine soğuk hava deposunda bize miras olarak bırakmıştır.

Bize düşen Ümranın kalbi Medine  ile bağlantı  kurmak ve bağlantı kurduğumuz damarların her daim açık olduğundan emin olmaktır.

Sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel v.b. meselelerimizin çözümünde kalbe ulaşıp ‘’kök hücre’’yi temin ederek olayı çözme kabiliyetine sahip olmamız gerekiyor.

(Sosyal, siyasi, hukuki, kültürel problemlerimiz için ‘kök hücre kaynağımız’ var mı?

http://www.cemilpasli.com/?option=com_content&catid=9&id=850&view=article&Itemid=1&font-size=smaller )

Kalbe ulaştığımızda elde ettiğimiz ‘’kök hücre’’ler ilaçların içerisindeki ‘’etken madde’’ gibi.

Nasıl ki ağrı kesici veya aynı hedefe yönelik ilaçların etken maddesi genel de aynı iken sunumda şekli(draje, tablet, şurup, serum, fitil, ampül v.b.) , dozu farklılık arz ediyor.

Peygamberimizin Kur’an ışığında üretip bizlere emanet ettiği ‘’kök hücre’’nin her çağa uygun sunuma kavuşturulması gerekiyor.

Onun çağımız için uygun sunum formatına kavuşturulmasına ‘’güncelleme’’ diyoruz.

Devamını oku...

Gökhan Kırlangıç kardeşimin hazırlayıp sunduğu Ribar Fm'de yayınlanan Akademik Bakış'ta ''Kök Hücre Üretim Merkezi Aile''yi konuştuk.

Daha Fazla İçerik...

Sayfa 1 - 89

Başlangıç
Önceki
1




Anket

Sizce toplumun en önemli problemi nedir?

Son Yorumlar

Türklerin Müslüman Olmasının N...
smiley çok güzel olmuş elinize sağlık.
DAHA SONRA... (Yusuf ÇİĞDEM ’i...
Allah razı olsun güzel bir yazı... Yusuf'umuza da Allah'tan rahmet diliyorum.
DAHA SONRA... (Yusuf ÇİĞDEM ’i...
Çok güzel bir yazı olmuş, okurken duygulandım. Kaleminize yüreğinize sağlık...
Mutezile Fırkasının Günümüzde...
Teşekkürler hocaam
KIPKIRMIZI, TERTEMİZ KAN GELİNCEY...
S.A. SELAM VE MUHABBETLE. ELİNE KALEMİNE YÜREĞİNE SAĞLIK A.s. Numan bey kardeşim,teşekkür ...

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün47
mod_vvisit_counterDün236
mod_vvisit_counterBu Hafta1283
mod_vvisit_counterBu Ay7171
mod_vvisit_counterToplam359776