Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Geçiş ve Tarih Adaveti

Cumhuriyet’in 100 yılı tamamlayıp ikinci asra geçtiği bu günlerde Osmanlı ve Cumhuriyet üzerine bina edilen tarih adaveti, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olabilen malumatfuruş ve bilgi teknisyeni düzeyinde kalmış sığ insanların işidir. Cumhuriyet idaresi, fikrî alt yapısı ve çerçevesi 1914-1918 yılları arasında 15 günde bir çıkarılan İttihad ve Terakki’nin yayın organı olan İslam Mecmuası’nda çizilmiş, Osmanlı okullarında yetişmiş, askerî/sivil devlet adamlarınca hayata geçirilmiştir.

Osmanlı ve Cumhuriyet karşılaştırılması söz konusu olduğunda Ali Fuat Başgil’in şu sözü aklıma gelir:

“Bugün Türkiye’de, ölmek istemeyen bir mazi ile hayata doğmak için çırpınan bir istikbal mücadele halindedir. Milletin selameti bu mücadeleye seyirci kalmakta değil, çarpışan kuvvetleri barıştırmaktadır.” (Başgil, Din ve Laiklik,  4)

Osmanlı’nın devlet ve fikir adamları önce 1571’de İnebahtı’da denizde, sonrasında 1683’de karada yaşadıkları derin kırılmanın üzerinde derin derin düşünmüşler ve çareler aramaya başlamışlardır.

Osmanlı devletinin birçok alanda Batı’nın üstünlüğünü kabul edip modernleşme çabalarına girmesi 3 Kasım 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanıyla başlamıştır.

Öyle ki bu dönem idari, siyasi, toplumsal ve eğitimle ilgili köklü değişikliklerin yapılmaya başlandığı zamandır.

Osmanlı’nın Değişim Arayışları

XVIII. yüzyılda Batı karşısında alınan askeri başarısızlıkları ortadan kaldırmak için ileri sürülen çözüm önerileri arasında çağın gerisinde kalan eğitim modelinin değiştirilmesi de öngörülmüş bu amaçla Türk eğitim tarihinde modern anlamda ilk defa 1735 yılında mühendishane açılmıştır.

Daha sonra tıbbiye gibi mekteplerin açılmasını müteakip köklü bir reform olarak bu mektepleri/bölümleri de içerisine alan bir üniversite kurulması düşünülmüştür. Bu bağlamda ilk ve kalıcı üniversite, Ulûm-i Riyaziye ve Tabiiyye, Edebiyat ve Hikmet, bugünkü anlamıyla ilahiyat fakültelerine karşılık gelen Ulûm-i Âliye-i Diniyye şubelerinden oluşan Dâru’l-Fünûn-ı Şahane adıyla 1 Eylül 1900 yılında II. Abdülhamit zamanında kurulmuştur. Daha sonra 1908 yılında II. Meşrutiyetle birlikte kurulan bu üniversitenin ismi önce Dârülfünûn-ı Osmânî’ye, 1913 yılından itibaren ise İstanbul Dârülfünunu’na dönüştürülmüştür. Bu değişiklik zamanında Ulûm-i Âliye-i Diniye şubesinin ismi de Ulûm-i Şeriyye Şubesi olmuştur. (İsmail Şimşek, “Tanzimattan Günümüze Türkiye’de Din Felsefesinin Serüveni”, Klasikten Moderniteye Geçiş Bağlamında Türkiye’de Din Eğitimi, ed. Seyfullah Kara- Salih Aybey (Ankara: İlahiyat Yayınları, 2022), 39.)

Yukarıda bazı misallerini verdiğimiz değişim çalışmaları hızlanmış Birinci Dünya Savaşı sonrasında yaşananlar, daha radikal adımlar atılması hususunda Osmanlı fikir ve devlet adamlarını cesaretlendirmiştir.

Tarih Adaveti

Cumhuriyet’in 100 yılı tamamlayıp ikinci asra geçtiği bu günlerde Osmanlı ve Cumhuriyet üzerine bina edilen tarih adaveti, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olabilen malumatfuruş ve bilgi teknisyeni düzeyinde kalmış sığ insanların işidir.

Cumhuriyet idaresi, fikrî alt yapısı ve çerçevesi 1914-1918 yılları arasında 15 günde bir çıkarılan İttihad ve Terakki’nin yayın organı olan İslam Mecmuası’nda çizilmiş, Osmanlı okullarında yetişmiş, askerî/sivil devlet adamlarınca hayata geçirilmiştir.

Osmanlı ve Cumhuriyet bağlantısı ve yakınlığını anlamak için Fethi Okyar’a müracaat etmekte fayda var.

Mutlakiyet, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde aktif olan Fethi Okyar, II. Abdulhamit’in Alatini köşkünde muhafız alay komutanlığı yaparken hemen her gün onunla sohbet ederken görüş ve düşüncelerini öğrenmişti.

Okyar aynı zamanda Atatürk’ün en yakın ve en çok güvendiği arkadaşlarından birisiydi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişi en iyi tahlil edenlerdendi. Okyar, önce değişim ve dönüşümün gerekliliğine işaret etmişti:

“Bizim devlet tarihimizdeki en büyük boşluğu görebilmiştim. Birinci cihan harbinin esas sebebi ve kaynağı iktisadi muhtevadır. Bizim Osmanlı İmparatorluğumuz da bu sahada çok geri olduğu için, elinde tuttuğu geniş topraklar kendisine layık görülmemiştir.

Bu teşhis, zannediyorum ekonomik ve sosyal alanda çağa erişinceye ve değişen zamanın getirdiklerini kendi milli yapımıza yoğurarak öne ve ileriye çıkıncaya kadar, farklı ad ve şekillerde devam edecektir. Türkiye’mizi idareye layık görülmüş kadronun, şu temel realiteyi hiçbir zaman hatırından çıkarmamasını temenni ediyorum.” (Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, 287)

Okyar sonrasında Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin zorluklarına ve yaşanan aksaklıklara da dikkat çekmeyi ihmal etmemişti:

“Zamanlardan beri bütün kalbim, vatanda henüz doğmamış olan hürriyet güneşinin hasretiyle sızlamakta idi. Cumhuriyet kelimesi yalnız dudaklarda kalmış kalplere girmemişti. Bunun tesisine hizmet için elime geçen fırsatı kaçırmak ve en aziz mefkûrem olan cumhuriyetçiliğe ve hürriyete karşı kayıtsız kalmak benim yapamayacağım şeydi.

İsmet Paşa’nın hodbinliği ve nihayetsiz iddialı ve hudutsuz mevki hırsına eklenen yetersizliği ve etrafında cereyan eden fecaatleri anlamamaktaki inadı yüzünden memleket bir uçuruma doğru sürüklenmekte iken haykırmamak, fenalıklara karşı ses çıkarmamak ve bir istirahat köşesinde kalmak elimden gelmiyordu.” (Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, 411)

Tarih ibret anlamında değerli ve önemlidir ama zaman ileriye doğru akar.

İkinci asrına girdiğimiz Osmanlı’nın bakiyesinden hâsıl olan Cumhuriyetimizi daha güçlü kılmak Osmanlı/Mazi/Sefereoğulları ile Cumhuriyet/Müstakbel/Tellioğulları kavgasını sona erdirip iki kardeşi barıştırıp el ele ileriye birlikte yürümelerini sağlamaktan geçiyor.

(insaniyet.net te yayımlanan yazımdır.)

Yorum Ekle