Çarşamba, Mart 03, 2021

Text Size

Tarih



2023 vizyona ve o vizyona yönelik adımlar atılıyor. Hedef 20023 de Dünya’nın en büyük ilk 10 ekonomisi arasına girmek. Bu gün 17. Sırada olduğumuz ve hızımız dikkate alınırsa bu hayal değil.

Tabii büyük ülke olmak için başta özgürlükler , eğitim ,sağlık , ekonomi , kültür v.b. tüm alanlarda mesafe almak gerekiyor.

Bu konularda ilerlemenin en birinci adımı da hukukun geliştirilmesi. Türkiye’yi “deli gömleği “ gibi sıkan 82 Anayasasının değişmesi yıllardır toplumun geniş kesimlerin talebi. Bu talebi ilgililerin iyi değerlendirip çağdaş, demokratik, tüm kesimleri kucaklayan özgürlükçü bir anayasa çalışmasını derhal başarıyla yerine getirmeliler.

Değişim zor bir süreçtir. Geçimlerini statüko ya başlayan bir kısım seçkinler değişimi asla istemezler. Onun için değişim isteyen güçler birleşmelidir. Ve en az statükocular kadar cesur ve gözü kara olmak zorundalar.

Son günlerde yaşanan ‘’Çözüm süreci , Reyhanlı, Gezi , Lice’’ başlıklarıyla zikredebileceğimiz olaylar gösteriyor ki , hala büyük millet olmak konusunda almamız gereken mesafeler var.

Olaylara bir türlü ortak bir paydadan hareketle ülkenin yüksek menfaati açısından bakamıyoruz. Ortak bir dil üretme konusunda ciddi sıkıntılarımız var.

Çok küçük konularda büyük fikir ayrılıkları yaşayabiliyoruz.

‘Gezi Parkı’ olaylarının toplumda insanları durduğu yeri net olarak gösterme bakımında çok faydalı gelişmelere sebep olduğu görüşündeyim.

Herkes tabii ki düşüncesini rahatlıkla ifade etmeli. Adalet, düşünce özgürlüğü, istişare olmazsa olmazımız olmalı. Ama büyük ülke olmak istiyorsak özellikle dış ilişkiler ve milli meseleler konusunda ortak bir dil tutturmamız gerekiyor.

Sözü fazla uzatmadan bizim büyük ülke olmamızı istemeyen uluslararası organizasyonları ‘’Reşo Ağa’’ olarak düşünerek ve içerideki tüm halklarımıza bakış açımıza yardımcı olacak bir hikaye ile bitirmek istiyorum.

Devamını oku...

01.06.2011 tarihli yazımın başlığı

‘’Çınar Olmaya Doğru Adım Adım’’ ,

01.06.2012 tarihli yazımın başlığı

‘’Süreklilik Çok Önemlidir’’

şeklinde idi.

Bu gün 01.06.2013.

Ve biz Yeni Konya gazetemizin 65. Yılını idrak ediyoruz.

"Bir başkent daima başkenttir ."

Konya'dan söz ederken böyle der

Ahmet Hamdi Tanpınar ve ekler:

" Ne kadar susturulursa susturulsun yine konuşur. "

Bu gün Anadolu’da ön plana çıkan 3 ana başkenti var.

İstanbul (Osmanlı), Konya (Selçuklu) ve Ankara (Cumhuriyet)

Ahmet Hamdi Tanpınar söylemişti ya:

" Ne kadar susturulursa susturulsun yine konuşur. "

İşte ‘Yeni Konya’ gazetesi 65 yıldır Konya’nın konuşan,

Hiç susmayan , haykıran dillerinden birisi.

Ülkemizde ve dünyada medya için 65 yıl çok ciddi bir zaman.

Alınmış olan yol kesinlikle küçümsenemeyecek bir mesafe.

Mazi bir şeyin köküdür.

Kök ne kadar güçlü ve derinse gövde ve dallar

o aranda güçlü ve kalıcıdır.

Devamını oku...

1683 II. Viyana kuşatmasında durdurulan ve yavaş yavaş geri dönmeye başlayan tarih çarkımız, bu hareketine 18 Mart 1915 kadar devam etti.

18 Mart 1915 de çarka büyük bir çomak soktuk. Kurtuluş savası , Cumhuriyetin kurulması bu çarkın dönüşünü yavaşlattı ama durduramadı.

Tam bağımsız bir ülke olmak için her haliyle kendine yeten , borcu olmayan , hazinesi dolu , üniversiteleri bilim ve fikir üreten , halkı müreffeh , ordusu güçlü bir ülke olmak gerekiyordu.

1683 den beri aleyhimize dönmeye başlayan bu çarkın 14 Mayıs 2013 de yeniden lehimize dönmeye başlayacağını söyleyebilirim.

50 yıllık borcumuzu sıfırlayıp , veren ülke olmamızın yanında , bir çok mühendisimizi feda ederek ulaştığımız uçaklarımızın yazılım sistemi , helikopterimiz ‘atak’ , insansız hava uçağımız ‘anka’ , tankınız ‘altay’ , üniversitelerimizin düne göre bu gün kat ettiği mesafeler gelişmeler , sağlık, ulaşım ve konut gibi topluma dair birçok olumlu gösterge tarih çarkının lehimize dönmeye başladığının işaretleri.

Peki bu dönüşümün bir faturası yok mu ???

Elbette var. Hem de çok ağır faturaları var.

Geçimini statükoya bağlamış , kökü çok derinlerde değişim düşmanları çok var.

150 yıllık köklü ve asıl kökleri dışarılarda olan statükonun taşrada şubeleri olmakla beraber 2 si İstanbul (medya ve ticaret) 3 ü Ankara da (siyasi , bürokrasi ve STK) olmak üzere 5 ayağı var.

Devamını oku...

Ülkemizde ‘bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın’ yanlışlığı ve zararları ile ilgili birkaç yazı yazdım. Bu can yakıcı konulardan birisi de ‘Alevilik’ konusu. Gerçek bilgiye ulaşmadan fikir sahibi olup yorum yapanlar bunun bedelini çok ağır ödüyorlar. Bu örneklere en son halk müziği sanatçısı Musa Eroğlu eklendi.

Sanatçı; Almanya'nın Dietzenbach kentinde Avrupa Saz Okulu'nun 130 öğrencisi, bağlama konseri verdi. Dietzenbach kentine bağlı Rödermark'taki kültür merkezinde düzenlenen konsere Türkiye'den Hakan Kalaycı, Deniz Erdem, Özlem Özdil ve Yusuf Gül gibi sanatçıların yanı sıra Musa Eroğlu da katıldı. Konseri yaklaşık bin 500 kişi izledi. Saz okulunda eğitim gören 130 öğrencinin yer aldığı bağlama orkestrası, 12 farklı türküyü seslendirdi. Etkinliğe katılan sanatçılar da yöresel türkülerden oluşan bir konser verdi.

Musa Eroğlu, konser öncesi yaptığı konuşmayla bir grup dinleyicinin tepkisini çekti. Bu sözlerine bir grup vatandaş, "Seni dinlemek de alkışlamak da yok" diyerek tepki gösterdi ve salonu terk etti. Eroğlu, konseri öncesinde Alevi derneklerine yönelik yaptığı konuşmada "Alevi kültür merkezleri Arapların Ali'si, Hüseyin'i ve Hasan'ıyla uğraşacaklarına bu çocuklara saz çalmayı öğretsinler. Türkiye'de devrimi bu çocuklar yapacak" diye konuştu.

Musa Eroğlu ‘Anadolu Aleviliği’ nin gerçekte ne olduğunu bilseydi , böyle hayati bir hata yapmazdı. Alevilikte ehli beytin , Hz. Ali , Hz. Fatma , Hz. Hasan ve Hüseyin’in sadece Arapların değil tüm müslüman  halklar özellikle de Aleviler tarafından baş tacı edildiğini bilirdi.

Yıllardır bu konuları çalışıyorum, yazıyorum , anlatıyorum. Bilgiye sahip olmadığımız hiçbir konuda lütfen yorum yapmayalım. En azından susalım. Ve en kısa sürede o, sustuğumuz konu bizim için değerliyse bilgi sahibi olalım.

Aleviliğin tarihi sürecini anlattığım bir araştırma ve inceleme eseri olan ‘Anadolu Aleviliği-Tarihi Süreç’ isimli kitabım okuyucularla buluştu. Kitap , Nüve Kültür Merkezi/İnceleme Araştırma kitapları kategorisinde basıldı.

Kitabını okuyucularıma kısaca şu sözlerle takdim edebilirim: ‘Bin yılı aşan bir süredir Alevi ve Sünniler bu topraklarda birlikte yaşıyorlar. Dolayısıyla Alevilik tamamen bu coğrafyaya ait ve güncel bir konu . Anadolu’ya özgü olan ‘Alevilik’ hakkında  - önemi dikkate alınırsa – yeterince çalışma yapılmış olduğunu söyleyemeyiz. Bu sebeple karanlıkta filin tarifini yapmaya çalışanlar gibi çok farklı ‘Alevilik’ tarifleri yapılıyor.

Devamını oku...

Peygamberimiz ‘benim hilafetim 30 yıldır. 30 yıldan sonra ısırıcı bir saltanat gelecektir.’ buyurmuştu.

Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman. Hz. Ali ve Hz. Hasan’ın (R.anhum ecmain) 6 aylık dönemiyle 30 yıl dolmuş yerini Emevilerin ‘ısırıcı’ saltanatı almıştı.

Cemel olayı; adaleti mahzayı savunan Hz. Ali ve taraftarları ile adaleti izafiyeyi savunan Hz. Aişe ve taraftarları arasında bir içtihat mücadelesi idi.

Sıffin olayı ise; hilafeti savunan Hz. Ali ve taraftarları ile saltanatı savunan Muaviye bin Süfyan ve taraftarları arasında geçti. Başta Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Emevilerin Peygamberin hilafetinin saltanata dönüştürmemeleri için canla başla mücadele ettiler. Daha sonrada ehli beytten birçok imam bu mücadeleye devam ettiler.

Bu mücadelede oluş biçimi, yaşananlar ve sonuçları itibariyle 10 Muharrem tarihinde gerçekleşen Kerbela olayı çok ayrı bir yere sahiptir. Yeryüzünde zulme karşı çıkışın, baş kaldırışın en güzel misallerindendir Kerbela.

Emeviler komşu oldukları bizanstan aldıkları babadan oğula geçen saltanatı sistem olarak benimseyerek Müslümanlar arasında bana göre en büyük bid’ati tesis ettiler.

Bu bidatin gelmemesinde en büyük mücadeleyi canıyla ,malıyla ehli beyt verdi. Hilafet insanlara hürriyet, saltanat ise esaret getiriyordu. Bu iki uygulamada İslam tarihinde görüldü.

Hilafet döneminde Hz. Ömer gibi celalli bir devlet başkanına erkek kadın tüm müminler hutbede herkesin önünde hesap sorabiliyor , itiraz edebiliyor iken, saltanat dönemlerinde Kura’n-ı Kerim’in açık bir emri olan ("Vazifem karşılığında sizden ancak Ehl-i Beytimi sevmenizi istiyorum" Şura, 23) ehli beyti sevdiğini ifade etmek en büyük cürüm kabul edilerek insanlar cezalandırılıyordu. 89 yıl süresince Emevi emirleri hutbeden ehli beyte hakaret ettiler. Arap olmayan Müslümanları ‘mevali’ ismiyle tesmiye ederek haraç ve cizye aldılar. Gönül fethinden çok askeri fetihlere yöneldiler.

Devamını oku...

Daha Fazla İçerik...

Sayfa 8 - 11

8