Çarşamba, Mart 03, 2021

Text Size

Tarih



Milletleri güçlü kılan üzerinde birleştikleri ve evrensel değerlerdir.

Adaletin temel alındığı, Düşünce Özgürlüğünün hakim kılındığı ve İşlerin herkesin elinin içinde olduğu bir İSTİŞARE ile çözüldüğünde milletler birbirine kurşunla tutuşturulmuş tuğlalardan meydana gelmiş bir sur duvarı gibi tek ve yekpare olurlar.

Böyle yekpare bir duvara dışarıdan hiçbir güç zarar veremez, delik açamaz.

Adaletin, Düşünce Özgürlüğünün ve İstişarenin yaşadığı ve yaşatıldığı oranda o millet ve o milletin kurduğu devlet yaşar.

Bu 3 esas birbirine bağlı güçlenir veya zayıflar.

Adaletin olmadığı yerde düşünce özgürlüğünden, düşünce özgürlüğü ve istişarenin olmadığı yerde adaletten, adalet ve istişarenin olmadığı yerde düşünce özgürlüğünden bahsedilemez.

Beşeriyet için tarihin şeref levhalarıdır; Hılfıl-Fudul/Medine Vesikası/Hudeybiye/Mekke’nin ve İstanbul’un Fethi/15 Temmuz/Yenikapı olayları.

Bu olaylar insanlık için temel parametreler içeren kilometre taşlarıdır.

Hepsinin temelinde aynı anne/babadan gelen insanoğlunun birlikte hür, özgür ve adil bir yönetim altında BARIŞ ve HUZUR içerisinde yaşama gaye ve hedefi vardır.

BARIŞ ve HUZUR için yukarıda verdiğimiz tarihi örneklerde olduğu gibi bütün imkanlar ve şartlar zorlanmalı, gerekirse Hudeybiye Barışında olduğu gibi fedakarlıktan kaçınılmamalı.

Bu konuda dinine ve tarihsel misyonuna bağlı sorumluluk ve zorunluluk ile en büyük vazife bizlere ‘Anadolu İrfanı’ na sahip milletimize düşüyor.

Dünya ve diğer milletler nerede, nasıl durursa dursun biz olaylara tepkisel, re-aksiyoner yaklaşamayız.

Bizim gibi derinliği olan, ilkeleri olan, milletlere yakışan re-aksiyoner değil, aksiyoner olmak ve sadece kendimize yakışanı yapmaktır.

‘Ne İskender takmışım,

Ne şah, ne sultan

Anadolu’yum ben,

Tanıyor musun?’

Ahmet Arif, Anadolu’nun irfan ve derinliğini bize böyle hatırlatır.

O halde önce içimizde BARIŞ ve HUZURU tesis ederek dünyaya Hılfıl-Fudul, Medine Vesikası, Hudeybiye, Mekke ve İstanbul’un Fethi, Milli Mücadele, 15 Temmuz, Yenikapı Ruhuyla edindiğimiz tecrübeyi tüm dünyaya ve dünya milletlerine ihraç etmeliyiz.

‘Dünya 5’den büyüktür.’ bu iddianın ifadesidir.

Devamını oku...

13 Ekim 2008’ de ‘Batıya Neler Oluyor?’ başlığıyla bir yazı yazdığımda her şey bu kadar açık değildi.

Ve o yazıdan sonra birçok arkadaş beni polyannacılıkla suçlamıştı.

ABD ve Avrupa’dan ekonomi ile başlayan ve diğer alanlara da yayılan birbiri ardına olumsuz haberler gelmesinin onları nereye sürüklediğini ifade etmeye çalışmıştım yazımda.

Tüm dünyanın en mutlu, en gelişmiş, en müreffeh ülkelerinden gelen kötü haberlerin sebebini izah etmiştim.

Bana göre bunun 3 adet temel sebebi vardı:

1.Aşırı tüketim, yani israf: Yüce Allah yarattığı mahlukatla birlikte ona, ömrü boyunca yetecek rızkı da yaratıyor. Yaratılanların rızkının Yüce Allah tarafından teminat altına alınıp yaratıldığı Kuran-ı Kerim’in nassı ile sabit. Ancak hırsızlar ve müsrifler herkese yetecek olan bu rızkı çalarak ve israf ederek dünyanın bu günkü manzarasının ortaya çıkmasına neden oluyorlar. Özellikle yıllarca Ortadoğu, Doğu ve Afrika’yı sömüren, bu coğrafyanın tüm kaynaklarını yağmalayan Avrupa ve ABD bu gün kurdukları ekonomik düzene aynı oranda hammadde taşıyamamanın sıkıntısına girdiler.

İsraf kulluğa,  Allah’a ibadet anlayışına aykırı bir eylemdir. Kulluk,ibadet; hukuku ibada (yaratılmışların haklarına)  tecavüz etmemekle birlikte hukukullahı bi hakkın yerine getirmek demektir. Yani Yüce Allah yaratılmışların haklarını, kendi haklarının önüne koymuştur. Hırsızlık ve israf hukuku ibada (yaratılanların haklarına) tecavüzdür. Onun için Kuran-ı Kerim’de Yüce Allah “Yiyiniz içiniz ,israf etmeyiniz”, “İsraf edenler şeytanın kardeşleridir” ifadeleriyle israf konusunda insanlığı şiddetle men etmiştir.

Bu gün ekonomik krizin en çok vurduğu ABD, israfın ve tüketimin en fazla olduğu ülkedir. ABD’li bir araştırmacıya kulak verelim: Aldıklarımızın %90 ı 6 ayda çöp oluyor. Bu tespit dünyanın 270 ülkesinde 300 milyondan fazla kişinin izlediği “Şeylerin Hikayesi-The Story of Staff” belgeselinin yapımcısı Amerikalı çevreci aktivist Annie Leonard’a ait. Leonard acaip ve önemli şeyler söylüyor. Türkiye’yi ABD gibi olmaktan kaçınması gerektiği noktasında uyarıyor.

Popüler kültürün sürekli yalan söylediğini ifade ediyor.

Dünyamızı tüketim çılgınlığı esir aldı. Dünya kaynaklarının 3/1 i son 30 yılda tüketildi. Dünya ormanlarının % 80 i yok oldu. Amazon ormanlarında dakikada 2.000 ağaç yok ediliyor. Bu 7 futbol sahası büyüklüğü demek.ABD de herkes günde 3.000 reklama maruz kalıyor,2 kilo çöp üretiyor.ABD nüfus olarak dünyanın % 5 ine sahip olmasına rağmen dünyadaki kaynakların %30 unu tüketiyor. Ama ABD dünya mutluluk endeksinde 150. sırada. İnsan tüketerek, tüketimi sürekli artırarak mutlu olamıyor.

Kainatın en üstün varlığı insan yıllarca ustaca yapılan manevralarla tam bir “tüketim makinesine” dönüştürüldü. Bu tüketim makinesi hem yaşadığı dünyayı hem de insanı insan yapan unsurları yok ediyor,yani tüketirken tükeniyor aslında.

Devamını oku...

Ne iskender takmışım ben,

Ne şah,

Ne sultan. . .

Anadolu'yum ben,

Tanıyor musun ? ? ?

Ahmed Arif

Anadolu; Hitit, Eti, Urartu, Ahameniş, Ermeni, Pakraduni, Klikya, Troya, Med, Selevkos, Sasani, Trabzon Rum, Pontus, Kizzuvatna , Karya , Makedon, Pergamon, Gürcü Bagratlı , Hatti, Arzava, Frigya, Assuva, İyonya, Akad, Mittani, Lidya, Bitinya, Luvi, Kolha, Lazika, İberya, İznik Rum , Bizans, İlhanlı, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet devlet/millet hakimiyetlerini yaşatmış bir toprak parçası.

Yukarıda üzerinde yaşadığımız ve vatan edindiğimiz Anadolu topraklarında tespit edebildiğim devletler ve uygarlıklar.

Anadolu, öyle derin ve büyük bir gerçektir ki , kendisini anlamayanı aşar, ezer, tarihin dışına atar.

Tarih boyunca bu devletler ve milletler bu coğrafyada yaşadılar ve geride ilim, bilim, kültür, sanat kısaca uygarlık adına eserler bıraktılar.

Biz her açıdan iklimi gibi zengin bu kültürel mirasa ‘Anadolu İrfanı’ diyoruz.

Bir toprağın, bir coğrafyanın fethedilmesinde, kazanılmasında, orada hâkimiyet kurulmasında kısaca gerçekten "vatan" haline getirilmesinde askeri güçten daha önemlisi gönüllerin fethedilmesi gerekliliğini insanlık tarihi, özellikle bu coğrafya  bize defalarca göstermiştir.

Anadolu'nun bu kadar farklı devlet, millet ve uygarlıktan sonra ; Türkleşmesi ve İslamlaşmasında da en büyük pay askeri fetihlerden ziyade "gönüllü hareketler" tarafından yapılmış olan "gönül fetihleri" ne aittir.  İslam'ın Anadolu'daki yayılışında - Aşık Paşazade'nin yaptığı dörtlü tasnif "şablon" olarak tarihçiler tarafından kullanılmıştır- dört grup etkili olmuştur. Bunlar:

1.Gaziyanı Rum,

2.Baciyanı Rum,

3.Ahiyanı Rum,

4.Abdalanı Rum’dur.[1]

Bu dört grup 900'lü yıllardan itibaren Anadolu'ya gelmiş ve birbiriyle kardeşlik, dayanışma duyguları içinde faaliyet göstermişlerdir. Gaziler, Bacılar, Ahiler, Dervişler  ve Abdallar Peygamberimizin Hz. Ali'ye söylediği Hadis-i Şerif’i ideal olarak almışlar ve hiçbir zaman hadisin manasını unutmamışlardır. Resulullah Hayber'in fethiyle görevlendirdiği Hz Ali'ye şöyle demişti: "Vallahi senin vesilenle bir kişinin imana, hidayete ermesi, üzerine güneş doğan her şeyden daha hayırlıdır. "[2]

Çoğu Türkmen olan bu gaziler Anadolu'daki İslami faaliyetleri "örgütlü davet" şeklinde yürütüyorlar ve bu dört grup birbirleriyle yardımlaşıyor, birbirlerinin eksiğini tamamlıyorlardı.

Bunlar sosyal yardımlaşma müesseseleri kuruyor, toplumda yardıma ihtiyacı olan çocuk, yaşlı, borçlu, garip, misafir herkese merhamet kanalları oluşturuyor ve "kimsesiz ve muhtaç" herkese sahip çıkıyorlardı.

Devamını oku...

1683 İslam için önemli bir milattı.

610 dan beri yükselen uygarlık yıldızı durdurulmuştu.

Batılıların ‘hasta adam’ dedikleri uygarlığın adamlarının gerilemeleri 1800 li yıllardan itibaren hızlanmış, 1876 da zirvelere ulaşmıştı.

30 Kasım 1918 de dibe vurmuştu İslam Uygarlığı temsilcileri.

Bizim bıraktığımız boşluğu sömürge Robinson Cruose’nin torunları kendi adını sormadan ‘Cuma’ adını verdikleri kendi dışındaki dünyayı parselleyerek sömürmeye başlayan başta İngiliz ve diğer batılı devletler doldurmuştu.

Artık mağdur ve mazlum insanların bir hamisi de yoktu yeryüzünde.

Sadece kendilerine ‘büyük’ (Büyük Britanya) ismini yakıştıran İngilizler önce beyin-gövde beraber bu sömürü sürecinin amiral gemisi olarak hareket ederken, daha sonra daha karlı gördükleri kendileri beyin pozisyonuna geçip,  Abd’i beyne mutlak itaat eden bir vücut fonksiyonuyla kendileri yerine devreye sokmuşlardı.

Kurdukları BM, Nato, Unesco, Who, İmf, Dünya Bankası v.b. uluslararası örgütlerle sistemi sağlamlaştırmışlar, tüm olukları kendilerine bağlamışlardı.

200 yıllık saltanatları boyunca kendilerine ‘YENİLMEZ ARMADA’ diyerek tüm dünyaya KORKU salmışlardı.

Bu korkuyu salarken tarihin benzerini daha önce asla görmediği dehşetli zulümler yapmışlar, en son Japonya Hiroşima ve Nagasaki’de olduğu gibi Atom Bombası kullanmaktan dahi çekinmemişlerdi.

Kurulan zulüm ve sömürü imparatorluğunun en önemli argümanı KORKU olmuştu.

Bu korku nesilden nesile öteki dünyanın bilinç altına özel eğitimlerle,tekniklerle yerleştirilmişti.

Robinson Cruose Cuma’yı köleleştirmişti korkuyla.

Allah İblis’e bir kez daha MÜHLET vermişti.

İmtihan bunu gerektiriyordu.

Kulluğun yarısı SABIR, yarısı ŞÜKÜR dü.

Devamını oku...

Ebu Bekir Muhammed bin Abdal Malik bin Muhammed bin Tufail el Kaisi el-Endülüsi (1106-1185), Endülüslü hekim, hukukçu ve filozof. Latin dünyasında Abentofail olarak da bilinir.Tanınmış İslam filozoflarındandır.

İbn Tufeyl, 1106’da Gırnata yakınlarında Vadiü’l-Aş’ta doğdu, 1185’de Marakeş’te öldü. İşraki felsefesinin Endülüs’teki en önemli temsilcilerinden biridir. İbn-i Bacce tarafından eğitilmiştir. Uğraştığı ve önemli eserler verdiği başlıca konular tıp, felsefe ve gökbilimdi. Günümüze ulaşan ve bütün dünyada tanınmasını sağlayan eseri ise Hayy bin Yakzan ya da diğer adıyla Esrarü’l-Hikmeti’l-Meşrikiye’dir. Dünyada felsefi romanın ilk örneği ve ilk “robinsonad” olan Hayy bin Yakzan, 14. yüzyıldan başlayarak dünyanın bütün belli başlı dillerine çevrilmiş, başta Robinson Crusoe’nun yazarı Daniel Defoe olmak üzere birçok Batılı sanatçı ve düşünürü etkilemiştir.

İbn Tufeyl’in yaşadığı dönemde (12. yy) özellikle Endülüs’te pozitif bilimlerin yanında beşeri bilimler oldukça ilerlemişti. Filozofların temel kaynağı olan Kur’an’a göre Allah’ın ilk yaratığı, yaratığın tohumu olan “akl-ı evvel” veya tasavvufî ifadesiyle, "Nur-u Muhammedî"; son yaratığı ise bu tohumun sahibi olan “Hazreti İnsan”dır. Yaratılışın amacı insandır ve insan da kendisinde olan nefhay-ı İlâhi, ilahi nefes, nedeniyle en şerefli mahlûktur. İnsan, vücuduyla maddi dünyaya, ruhu ile de manevi dünyaya bağlıdır. İnsan, yeryüzünde Allah’ın temsilcisidir ve yaratılmış her şey insanın kullanımına tabii kılınmıştır. Bu temsilciliğin sorumluluğu da bütün insanlığa aittir. Bütün insanlık; her insanın kendisinde mevcut potansiyeli ve olanakları harekete geçirmek ve onları gerçekleştirmek fırsatına sahip olduğunu göstermek gibi bir kolektif sorumluluk altındadır.

İbn Tufeyl'in epistemolojisinde bilgiyi imkânı insan ve tabiat ilişkisinden hareketle temellendirilmiştir. Hayy bin Yakzan eserindeki Hayy tipi, esasen fizikî varlığıyla tabiatın bir parçası olmakla birlikte algılama ve bilme imkânlarıyla tabiatı müşahede eden, tabii varlık alanındaki temel düzen ve işleyiş hakkında düşünen, akıllı bir canlı olarak yeryüzündeki mevcudiyetini anlamlandıran, gözlem alanı ötesindeki metafizik varlık fikrine varan ve nihayet manevî tecrübeler sayesinde birtakım metafizik bilgilere ulaşan ideal özneyi temsil eder. Tabii varlık alanı ise kendisine şuurlu bir bilme etkinliğiyle yönelebilen bu özneye, dayandığı düzen ve sürdürdüğü işleyişin fizik ve metafizik yasaları hakkında bilgi sağlayan ontolojik imkândır. İnsanın bilgi imkânı ve yeteneklerine gelince ondaki idrakin ilkesi nefistir. İbn Tufeyl'in nefis ve onun bilgi yeteneklerine dair fikirleri İbn Sînâ'nın görüşleriyle büyük bir benzerlik taşımaktadır.

Devamını oku...

Daha Fazla İçerik...

Sayfa 4 - 11

4