Çarşamba, Ocak 16, 2019
Text Size

Askon Konya ekibiyle başarı ve mutluluğun şifrelerini paylaştık.

ASKON Konya Şubesi Yönetim Kurulu üyelerine ''İş Hayatında İletişim, Aile İçi Huzurun Dinamikleri, İş ve Aile Ahlakı'' konularında sunum yaptık.YK Baş...

Mehmet Hasan Sert llkokulunda Velilerle 'İletişim'i paylaştık...

M. Hasan Sert İlkokulunda Velilerle 'İletişim' ve yardımcıları 'Sevgi ve Sabır' konusunu paylaştık...

Ereğli'de Çocuk ihmal ve istismarı üzerine konuştuk.

  Ereğli'de 15 Temmuz Anaokulu Salonunda Veli ve Eğitimcilere Çocuk ihmal ve istismarı üzerine konuştuk.    

  • Askon Konya ekibiyle başarı ve mutluluğun şifrelerini paylaştık.

    Pazartesi, 24 Aralık 2018 14:06
  • Muhabbethane'de Gençlerle ''Huzurun Anahtarı''nı konuştuk...

    Salı, 13 Kasım 2018 08:17
  • Mehmet Hasan Sert llkokulunda Velilerle 'İletişim'i paylaştık...

    Perşembe, 25 Ekim 2018 09:01
  • Emirgazi'de öğretmenlerimizle beraberdik...

    Pazartesi, 24 Eylül 2018 11:06
  • Ereğli'de Çocuk ihmal ve istismarı üzerine konuştuk.

    Salı, 03 Nisan 2018 09:02

Tarih



Ne iskender takmışım ben,

Ne şah,

Ne sultan. . .

Anadolu'yum ben,

Tanıyor musun ? ? ?

Ahmed Arif

Anadolu; Hitit, Eti, Urartu, Ahameniş, Ermeni, Pakraduni, Klikya, Troya, Med, Selevkos, Sasani, Trabzon Rum, Pontus, Kizzuvatna , Karya , Makedon, Pergamon, Gürcü Bagratlı , Hatti, Arzava, Frigya, Assuva, İyonya, Akad, Mittani, Lidya, Bitinya, Luvi, Kolha, Lazika, İberya, İznik Rum , Bizans, İlhanlı, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet devlet/millet hakimiyetlerini yaşatmış bir toprak parçası.

Yukarıda üzerinde yaşadığımız ve vatan edindiğimiz Anadolu topraklarında tespit edebildiğim devletler ve uygarlıklar.

Anadolu, öyle derin ve büyük bir gerçektir ki , kendisini anlamayanı aşar, ezer, tarihin dışına atar.

Tarih boyunca bu devletler ve milletler bu coğrafyada yaşadılar ve geride ilim, bilim, kültür, sanat kısaca uygarlık adına eserler bıraktılar.

Biz her açıdan iklimi gibi zengin bu kültürel mirasa ‘Anadolu İrfanı’ diyoruz.

Bir toprağın, bir coğrafyanın fethedilmesinde, kazanılmasında, orada hâkimiyet kurulmasında kısaca gerçekten "vatan" haline getirilmesinde askeri güçten daha önemlisi gönüllerin fethedilmesi gerekliliğini insanlık tarihi, özellikle bu coğrafya  bize defalarca göstermiştir.

Anadolu'nun bu kadar farklı devlet, millet ve uygarlıktan sonra ; Türkleşmesi ve İslamlaşmasında da en büyük pay askeri fetihlerden ziyade "gönüllü hareketler" tarafından yapılmış olan "gönül fetihleri" ne aittir.  İslam'ın Anadolu'daki yayılışında - Aşık Paşazade'nin yaptığı dörtlü tasnif "şablon" olarak tarihçiler tarafından kullanılmıştır- dört grup etkili olmuştur. Bunlar:

1.Gaziyanı Rum,

2.Baciyanı Rum,

3.Ahiyanı Rum,

4.Abdalanı Rum’dur.[1]

Bu dört grup 900'lü yıllardan itibaren Anadolu'ya gelmiş ve birbiriyle kardeşlik, dayanışma duyguları içinde faaliyet göstermişlerdir. Gaziler, Bacılar, Ahiler, Dervişler  ve Abdallar Peygamberimizin Hz. Ali'ye söylediği Hadis-i Şerif’i ideal olarak almışlar ve hiçbir zaman hadisin manasını unutmamışlardır. Resulullah Hayber'in fethiyle görevlendirdiği Hz Ali'ye şöyle demişti: "Vallahi senin vesilenle bir kişinin imana, hidayete ermesi, üzerine güneş doğan her şeyden daha hayırlıdır. "[2]

Çoğu Türkmen olan bu gaziler Anadolu'daki İslami faaliyetleri "örgütlü davet" şeklinde yürütüyorlar ve bu dört grup birbirleriyle yardımlaşıyor, birbirlerinin eksiğini tamamlıyorlardı.

Bunlar sosyal yardımlaşma müesseseleri kuruyor, toplumda yardıma ihtiyacı olan çocuk, yaşlı, borçlu, garip, misafir herkese merhamet kanalları oluşturuyor ve "kimsesiz ve muhtaç" herkese sahip çıkıyorlardı.

Devamını oku...

1683 İslam için önemli bir milattı.

610 dan beri yükselen uygarlık yıldızı durdurulmuştu.

Batılıların ‘hasta adam’ dedikleri uygarlığın adamlarının gerilemeleri 1800 li yıllardan itibaren hızlanmış, 1876 da zirvelere ulaşmıştı.

30 Kasım 1918 de dibe vurmuştu İslam Uygarlığı temsilcileri.

Bizim bıraktığımız boşluğu sömürge Robinson Cruose’nin torunları kendi adını sormadan ‘Cuma’ adını verdikleri kendi dışındaki dünyayı parselleyerek sömürmeye başlayan başta İngiliz ve diğer batılı devletler doldurmuştu.

Artık mağdur ve mazlum insanların bir hamisi de yoktu yeryüzünde.

Sadece kendilerine ‘büyük’ (Büyük Britanya) ismini yakıştıran İngilizler önce beyin-gövde beraber bu sömürü sürecinin amiral gemisi olarak hareket ederken, daha sonra daha karlı gördükleri kendileri beyin pozisyonuna geçip,  Abd’i beyne mutlak itaat eden bir vücut fonksiyonuyla kendileri yerine devreye sokmuşlardı.

Kurdukları BM, Nato, Unesco, Who, İmf, Dünya Bankası v.b. uluslararası örgütlerle sistemi sağlamlaştırmışlar, tüm olukları kendilerine bağlamışlardı.

200 yıllık saltanatları boyunca kendilerine ‘YENİLMEZ ARMADA’ diyerek tüm dünyaya KORKU salmışlardı.

Bu korkuyu salarken tarihin benzerini daha önce asla görmediği dehşetli zulümler yapmışlar, en son Japonya Hiroşima ve Nagasaki’de olduğu gibi Atom Bombası kullanmaktan dahi çekinmemişlerdi.

Kurulan zulüm ve sömürü imparatorluğunun en önemli argümanı KORKU olmuştu.

Bu korku nesilden nesile öteki dünyanın bilinç altına özel eğitimlerle,tekniklerle yerleştirilmişti.

Robinson Cruose Cuma’yı köleleştirmişti korkuyla.

Allah İblis’e bir kez daha MÜHLET vermişti.

İmtihan bunu gerektiriyordu.

Kulluğun yarısı SABIR, yarısı ŞÜKÜR dü.

Devamını oku...

Ebu Bekir Muhammed bin Abdal Malik bin Muhammed bin Tufail el Kaisi el-Endülüsi (1106-1186), Endülüslü hekim, hukukçu ve filozof. Latin dünyasında Abentofail olarak da bilinir.Tanınmış İslam filozoflarındandır.

İbn Tufeyl, 1106’da Gırnata yakınlarında Vadiü’l-Aş’ta doğdu, 1186’da Marakeş’te öldü. İşraki felsefesinin Endülüs’teki en önemli temsilcilerinden biridir. İbn-i Bacce tarafından eğitilmiştir. Uğraştığı ve önemli eserler verdiği başlıca konular tıp, felsefe ve gökbilimdi. Günümüze ulaşan ve bütün dünyada tanınmasını sağlayan eseri ise Hayy bin Yakzan ya da diğer adıyla Esrarü’l-Hikmeti’l-Meşrikiye’dir. Dünyada felsefi romanın ilk örneği ve ilk “robinsonad” olan Hayy bin Yakzan, 14. yüzyıldan başlayarak dünyanın bütün belli başlı dillerine çevrilmiş, başta Robinson Crusoe’nun yazarı Daniel Defoe olmak üzere birçok Batılı sanatçı ve düşünürü etkilemiştir.

İbn Tufeyl’in yaşadığı dönemde (12. yy) özellikle Endülüs’te pozitif bilimlerin yanında beşeri bilimler oldukça ilerlemişti. Filozofların temel kaynağı olan Kur’an’a göre Allah’ın ilk yaratığı, yaratığın tohumu olan “akl-ı evvel” veya tasavvufî ifadesiyle, "Nur-u Muhammedî"; son yaratığı ise bu tohumun sahibi olan “Hazreti İnsan”dır. Yaratığın amacı insandır ve insan da kendisinde olan nefhay-ı İlâhi, ilahi nefes, nedeniyle en şerefli mahlûktur. İnsan, vücuduyla maddi dünyaya, ruhu ile de manevi dünyaya bağlıdır. İnsan, yeryüzünde Allah’ın temsilcisidir ve yaratılmış her şey insanın kullanımına tabii kılınmıştır. Bu temsilciliğin sorumluluğu da bütün insanlığa aittir. Bütün insanlık; her insanın kendisinde mevcut potansiyele ve olanakları harekete geçirmek ve onarlı gerçekleştirmek fırsatına sahip olduğunu göstermek gibi bir kolektif sorumluluk altındadır.

İbn Tufeyl'in epistemolojisinde bilgini imkânı insan ve tabiat ilişkisinden hareketle temellendirilmiştir. Hayy bin Yakzan eserindeki Hayy tipi, esasen fizikî varlığıyla tabiatın bir parçası olmakla birlikte algılama ve bilme İmkânlarıyla tabiatı müşahede eden, tabii varlık alanındaki temel düzen ve işleyiş hakkında düşünen, akıllı bir canlı olarak yeryüzündeki mevcudiyetini anlamlandıran, gözlem alanı ötesindeki metafizik varlık fikrine varan ve nihayet manevî tecrübeler sayesinde birtakım metafizik bilgilere ulaşan ideal özneyi temsil eder. Tabii varlık alanı ise kendisine şuurlu bir bilme etkinliğiyle yönelebilen bu özneye, dayandığı düzen ve sürdürdüğü işleyişin fizik ve metafizik yasaları hakkında bilgi sağlayan ontolojik imkândır. İnsanın bilgi imkânı ve yeteneklerine gelince ondaki idrakin ilkesi nefistir. İbn Tufeyl'in nefis ve onun bilgi yeteneklerine dair fikirleri İbn Sînâ'nın görüşleriyle büyük bir benzerlik taşımaktadır. Filozofun eserindeki kahraman daima kendi varlığı ile tabii çevresi hakkında sorular soran, araştırmacı ruha sahip bir tiptir. Hay, tabiatla münasebetinden dolayı ortaya çıkan teorik ve pratik her problemi tamamen şuurlu bir etkinlikle çözmeye çalışırken gelişme psikolojisi çer­çevesinde açıklanabilecek aşamalar kay­deder. Duyular, gözlem ve deneyle akıl, Hayy'in teorik gelişiminde vazgeçilmez rolleri olan bilgi vasıtalarıdır. Duyularla algılanan varlık ve olguların süreklilik arz eden özellikleri gözlem ve deney yoluyla adım adım keşfedilir. Bu arada pratik aklın icapları olan teknik bilgiye ve hatta Hayy'de utanma duygusunun gelişmesi olgusunda olduğu gibi ahlâkî bilince ulaşılır. Tabiatın bağrında hayatını devam ettirebilmek için çeşitli aletler yapma çabasının yanında varlığı anlamlandırma gayreti içine giren Hayy mantıkî çıkarım yoluyla tabiattaki işleyiş, bütünlük, düzen ve gayenin akl edilir ve soyut gerçekliğine, bütün bu kozmolojik delillerle de yaratıcı İlah fikrine ulaşacaktır.

Devamını oku...

Yıl 1988, Konya…

Üniversite öğrencilik yıllarımdı…

Beraber kaldığımız ev arkadaşlarımız Sağlık Meslek Lisesinden devam eden ekipten sağlıkçı arkadaşlardı.

Arkadaşlarımdan Oktay’ın baş parmağında halk arasında dolama(tırnak dibi iltihabı) diye bilinen rahatsızlık oluşmuştu.

Ağrı ve sızısı çok fazlaydı, zira sağlıkçı olmasına rağmen biraz geç kalmış, iltihap başparmaktan bileğe,kola doğru yayılmıştı.

Doktora muayene olmuş, antibiyotik ve ağrı kesici ilaçları almış pansuman için şu an Numune Hastanesi , o zaman Devlet Hastanesinin Acil serviste nöbetçi olan ev arkadaşımız Kamil’e gitmişti.

Oktay pansumanını Kamil’e yaptırıp gelmişti.

Birkaç saat rahatlamıştı Oktay pansumandan sonra.

Gece salondan gelen ayak sesleri üzerine merakla odamdan çıktım ve gördüm ki;

Oktay evin salonunda çaprazlama volta atıyor.

Hapishane mahkumlarının avluda volta attıkları gibi evin salonunda hızla gidip geliyordu.

Sordum; ’Oktay nasılsın, durum nedir ?’

Oktay: Dolamanın olduğu bölgede ağrı, sızı ve ateş olduğunu ve her geçen dakika arttığını ve duramadığını volta atmak zorunda kaldığını’ söyledi

‘Kamil akşam pansuman yapmadı mı ?’ dedim.

Akşam acilde pansuman yaptırdığını söyledi.

Bileğini kontrol ettiğimde meseleyi anladım.

‘Haydi acile gidiyoruz’ dedim.

Acil Servise geldik, Kamil’den pansumanı tekrar yapmasını istedim.

Kamil sargı bezini açtı, daha önce açtığı yerden iltihabı bastırarak temizlemeye başladı, iltihap çıkıyordu.

Fakat Kamil iltihabı çıkarmak için yaraya her baskı yaptığında Oktay feryat figan ediyor, acıyor diye acil servisi inletiyordu.

Oktay’ın feryatlarına rağmen birkaç defa bastırıp iltihabı boşaltan Kamil, arkadaşının feryatlarına daha fazla dayanamamış ve yaranın etrafını antiseptiklerle temizleyip sarmaya başlamıştı.

Müdahale ettim, ’Kamil ne yapıyorsun ?’ dedim.

Kamil, ’İltihabı aldığını Oktay’ın ise feryad ve figanla rahat pansuman yapmasını engellediğini, şimdilik bu kadarının yeteceğini, yarın da yine pansuman yapacağını’ söyledi.

İltihaplı yaralarda temel ilkenin ne olduğunu sordum,

‘Biliyorum ama’ dedi.

‘Bu işin aması , fakatı olmaz’ dedim.

Devamını oku...

Milletin adamı Pınarhisar cezaevi günlerini iyi değerlendirmişti.

IV. Murat’ın sadrazamıı Hafız Paşa’nın kellesini alan Yeniçeriler dolayısıyla ordunun gücünü iyi okumuştu.

Her ne kadar 1826 da Vaka-i Hayriye ile Yeniçeri Ocağı’nı kaldırsa da orduda bu gelenek bitmediğini sonraki olaylarda gördü.

İlk düzenli darbe olan 31 Mart(13 Nisan 1909) olayını iyi tahlil etti Erdoğan.

II. Abdulhamid kendisini indirmek üzere Selanik’ten hareket eden Mahmut Şevket Paşa komutasındaki darbeci hareket ordusuna karşı ‘’kardeş kanı dökülmesin’’ diye avcı taburlarının karşı koymasını engellemişti.

Oysa tarihin yönü değişmiş 3 ahmak kafa(Enver, Cemal, Talat) koca devleti un ufak etmişler milyonlarca can toprağa düşmüştü

Sonra 1960 darbesini inceledi.

Samet Kuşcu kendinin de içinde bulunduğu 9 subayın darbe hazırlığında olduğunu Adnan Menderes’e bildirmiş, Menderes konuyu Savunma Bakanı Ethem Menderes’e havale etmiş, olay deşifre olmuş, yargılanan subaylardan 8 i berat etmiş, Samet Kuşcu ceza almıştı.

Berat eden subaylar işlerine devam etmiş ve 27 Mayıs 1960 da yönetime el koymuş, olayı hafife alan Adnan Menderes köpek-bebek davalarıyla itibarsızlaştırılıp, üzerinde sigara söndürülüp, idamdan önce arkadan prostad muayenesi yapılarak idam edilmişti.

ABD’nin Türkiye’nin Başbakanı  Demirel’den afyonun yasaklamasını istediği, Demirel’in ise cevaben  ‘’afyon ülkede çok önemli bir geçim kaynağı, hatta ülkemde Afyon isimli bir il var’’ sözleriyle itirazı üzerine 12 Mart 1971 muhtırasıyla başbakanlıktan indirildiğini ve Demirel yerine getirilen Nihat Erim’in ilk icraatının afyonu yasaklamak olduğunu öğrenmişti.

1980 darbesine giden süreci, darbenin nasıl olgunlaştırıldığını, aynı silahla bir sağdan bir soldan gençlerin nasıl öldürüldüğünü, sağ-sol, alevi-sünni ayrılıklarının nasıl kullanıldığını, 11 Eylül’de ülkeyi kasıp kavuran olayların 12 Eylül’de bıçak  gibi nasıl kesildiğini, darbe gerçekleşince ABD haber alma örgütü CIA'nın Türkiye İstasyon Şefi Paul Henze dönemin Başkanı Carter'a ‘’Our boys did it(bizim çocuklar yaptı) sözünü asla unutmamıştı.

Yine milletin adamları olan Turgut Özal, Adnan Kahveci, Eşref Bitlis, Bahtiyar Aydın gibi insanların nasıl suikastler ile öldürüldüğünü tespit etti.

Devamını oku...

Daha Fazla İçerik...

Sayfa 2 - 8

2