Cumartesi, Temmuz 11, 2020

Text Size

Tarih

“Binlerce yıl sağılmışım,

Korkunç atlılarıyla parçalamışlar

Nazlı, seher-sabah uykularımı

Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,

Haraç salmışlar üstüme.

Ne İskender takmışım,

Ne şah ne sultan

Göçüp gitmişler, gölgesiz!

Selam etmişim dostuma

Ve dayatmışım…

Görüyor musun ?”

Ahmet Arif’in böyle tasvir ettiği değerli ve zor coğrafya Anadolu’ya 1071’de Malazgirt’ten girerek ayak bastık.

İbn Haldun “coğrafya kaderdir” demişti ya.

Biz tercihimizi çoktan yapmıştık.

Dünya’nın en zor coğrafyasında İslam’ın bayraktarlığını üstlendik.

Aslında 1071’den asırlar önce Gaziyan-ı Rum, Baciyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum ve Dervişan-ı Rum Anadolu’nun gönlünün en derinliklerine inmişler, fethe hazırlamışlardı.

1176’da ecdadımız Miryokefalon’u kazanarak Konya’ya bağdaş kurup oturdu.

Konya’ya bağdaş kurarken yanımızda; ehli beytten aldığımız İslamiyetin; İmam Maturdi, Hoca Ahmet Yesevi ve Bahaeddin Nakşibendi gibi zirve isimlerin yaşantılarıyla yoğurdukları en güzel yaşamı ve yorumunu da getirdik.

Çünkü bağdaş kurmak bütün işleri tamam ettikten sonra yapılan “biz tamamız” mesajıydı.

Devamını oku...

7. yüzyılda Mekke/Medine’de Hz. Peygamberin temellerini attığı İslam Ümranı, 6 asır sonra 13. Yüzyılda zirveyi Doğu’da Anadolu Selçuklu Devleti’nde Konya ve Batı’da Endülüs’te Kurtuba’da yaşadı.

Konya ve Kurtuba dünyanın her tarafından değerli insanları kendisinde topluyor ve tüm zaman ve mekanlara ulaşacak değerler üretiyorlardı.

Bugün dahi maddi/manevi beşeriyetin ulaştığı bütün değerlerde Konya ve Kurtuba’nın izlerini açıklıkla görebiliriz.

İbn Tufeyl’in  İbni Sina’dan alıp geliştirdiği, ontolojinin üzerine oturduğu epistemiyolojinin 2 temel kaynağı olan Nazar(akıl) ve Müşahede(kalp) yönteminin harika bir şekilde harmanlandığı Hay bin Yakzan’a; Batı ancak 18. Asırda Daniel De Foe’nin Hay bin Yakzan’ın kötü bir taklidi olarak koyduğu Robertsone Crouse ile cevap vermeye çalıştı.

Batı, reform ve rönesansı İslam dünyasından tercüme ettiği 60 bin ciltlik İslam literatürü üzerinde kurdu.

Kurtuba’yı ihya ve inşa etmemiz zaman alacağından ve Kurtuba’nın yeniden inşası Konya’nın diriliş ve ihyasına bağlı olduğundan biz 35 yıldır yaşadığımız şehir Konya üzerinde duracağız.

Konya 13. Yüzyılda; Maturidi ve Hoca Ahmet Yesevi gibi zatların ehli beytten alıp yoğurdukları İslam anlayışını Belh’ten gelen Mevlana Celaleddin Rumi, Tebriz’den gelen Şems-i Tebriz’i, Tiflis’ten gelen Hubeyş et-Tiflîsî, Semerkant’tan gelen Şemşeddin Semerkandi, Sührevend’den gelen Ebû Hafs Ömer Sühreverdî, Şiraz’dan gelen Kutbuddîn Şîrâzî, Musul’dan gelen Esîrüddîn el-Ebherî, Azerbaycan’dan gelen Siraceddin Urmevi ve Ekmeleddin Nahçevani, Malatya’dan gelen Sadreddin Konevi ile; Endülüs birikimini ise Muhyiddin’i Arabi ile birleştirmişti.

Bu birikim, Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkentini siyaset, bilim, kültür ve sanat açısından dünyanın zirvesine yerleştirmişti. Konya; 6 asırlık İslam birikiminin meyvelerini toplamış ve Osmanlı ile zirveyi sabitlemiş ve Toynbee’nin ifadesiyle yok edilemeyecek ancak durdurulabilecek bir ümranın ilkeleri ve temellerini atmıştı.

Selçuklu başkenti Konya’da gelişme ve ilerlemenin en önemli unsuru olan 24 ciddi Medrese ile yapılan eğitim tamamen gönüllülüğe dayalı vakıf kültürü ve desteğiyle yapılıyordu. Bugün de modern dünyada da en iyi eğitim kurumları tamamen siyasetten bağımsız vakıf sistemiyle işliyor.

Selçuklu’nun başkenti Konya; Mekke’de dar-ul erkam, Medine’de ashab-ı suffe’den, Bağdat’ta beyt-ül hikmelerden, Kahire’de el-Ezher’den, Dımaşk’tan, Merv’den,  Kayrevan’dan, Buhara’dan, Taşkent’ten, Çimkent’ten, Tirmiz’den, Serahs’tan, Keş’ten, Harizm’den, Nesf’den, Andican’dan, Farab’tan, Merağa’dan, Cend’den, Kurtuba, Toledo, İşbiliye, Gırnata, Maleka ve Nizamiyelerden aldığı tecrübeyi yoğurmuş ve hayat macunu haline getirip insanlığın dikkatine sunmuştu. Zira İslam dünyası 13. Yüzyılda ve diğer yüzyıllarda farklı siyasi devletlere sahip olsa da ilim, ümran ve sanat açısından tek bir ümmet gibi alışveriş içerisinde olmuştur.

İbn Haldun’un “ilim senedinin ittisali ümranın şartıdır” sözü fiilen yaşanmış, Hz. Peygamberin tamamladığı ümranın kodları zihin ve gönüller üzerinden asırlar arası taşınmıştır.

Devamını oku...

Sıffin olayı; Meşru, seçilmiş Halife Hz. Ali ile İslam Devleti'nin Suriye valisi Muaviye bin Ebu Süfyan arasında yapılan savaş.

Sıffin olayı ve orada yaşananlar; İslam ümmetinin titizlikle üzerinde durup çözmesi gereken çok bilinmeyenli denklemlerinden en başta gelenidir.

Sıffin’de yaşananlar çözülmedikçe bugün Müslümanları gerçek anlamda bir ümmet haline getirmek, İttihad-ı İslam bayrağı altında toplamak çok zordur.

Zira o günde İslam binasında açılan delikler tam anlamıyla tamir edilip kapatılamadı.

Kısaca olayı hatırlayarak başlayalım.

Seçilmiş ve meşru halife Hz. Ali(r.a.) Hz. Osman’ın kanını bahane ederek itaat etmeyen Muaviye bin Ebu Süfyan’a karşı Sıffin’de kendi bulunduğu durumun haklılığına dair deliller sundu.

Delil; seçilmiş meşru halife olmasının yanında ashabın kalabalık olduğu bir ortamda söylenmiş Peygamberimizin meşhur dediğimiz bir hadisdi.

Peygamberimiz; 'Bâgî bir taife, Ammar'ı katledecek.' Dedi. Sıffîn Harbi'nde Hz. Ali(r.a.) tarafında iken Muaviye bin Ebu Süfyan taraftarlarınca katledildi. Hazret-i Ali, onu Muaviye'nin taraftarları bâgî olduklarına hüccet gösterdi. Fakat Muaviye demogoji ile tevil etti. Amr İbn-ül Âs ise cerbeze yaptı.

“Baği bir taife Ammar’ı öldürecek” hadisini meşhur olduğu için inkar edemeyen Muaviye bin Ebu Süfyan ve Amr bin As demogoji ve cerbeze yoluna gittiler.

Muaviye bin Ebu Süfyan dedi ki; “Sadece Ammar’ı öldüren kişiler bağidir, biz O’nu öldürmedik” dedi. Sanki öldürenler O’nun askeri değildi.Bu bir demogojiydi.

Amr bin As daha ileri gitti: “Ammar’ı Sıffin’e getirerek ölümüne kim sebep olduysa baği odur” diyerek cerbeze yaptı.

Hz. Ali(r.a.) bu cerbezeli yoruma şöyle cevap gönderdi. “O yoruma göre Hz. Hamza’nın katili de Hz. Peygamber mi oluyor? Zira Uhud’a Hz. Hamza’yı Peygamberimiz götürdü”

Bu cevap onları susturdu ama nefislerine basıp, hakikati itiraf edip sıddıkiyete dönemeyip ömür boyu devam edecek demogoji ve cerbezeye mahkum oldular.

Gömleğin bir düğmesi yanlış iliklendiğinde artık diğerleri de yanlış gidiyordu. Düzeltmenin yolu başa dönüp, hata başladığı yerden düzeltmekti.

Aynı hatayı Hz. Hasan(r.a.) yazılı olarak imzaladığı ahitnameye ihanet ederek devam ettirdi Muaviye bin Ebu Süfyan.

Kendisinden sonra halife olacak Hz. Hasan(r.a.) elmas tozuyla zehirletti ve ahdine ihanet ederek oğlu Yezid’i veliaht tayin etti.

İslam’a en büyük bidati babadan oğula geçen yönetim sistemi ısırıcı saltanatı sokarak çağları aşan ve günümüze yansıyan derin acı ve problemlerin yolunu açtı.

Bugün İslam Ümmeti Kur’an ve Sahih Sünnet ölçüsüyle günümüzün sosyal, siyasi, kültürel, ekonomik açıdan yeniden dizayn etmeli ve bu 3 kelimeye dikkat etmeli.

Devamını oku...

Binlerce yıl sağılmışım,

Korkunç atlılarıyla parçalamışlar

Nazlı, seher-sabah uykularımı

Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,

Haraç salmışlar üstüme.

Ne İskender takmışım,

Ne şah ne sultan

Göçüp gitmişler, gölgesiz!

Selam etmişim dostuma

Ve dayatmışım...

Görüyor musun ?

Ahmet Arif’in “Anadolu” şiirinde anlattığı gibiyiz biz!

25 den fazla medeniyeti taşıdı Anadolu toprakları.

Her karışı tecrübe, azim, irade, cesaret, şehit kanı…

12 asrı aşan Göbeklitepe, 11 asrı aşan Çatalhöyük bizde…

İnsanlığın ilk her açıdan ilk değerlerini ortaya koyduğu Mezopotamya bizde…

Büyük Selçukluların danışmanlarının kurduğu ve Anadolu’yu mayaladıkları Danişmendoğulları bizde…

7. Asırda başlayan İslam Ümranının zirve yaptığı 13. Yüzyılın başkenti Konya bizde…

Anadolu’nun meziyetlerini saymaya bu yazının hacmi yetmez.

Ancak beni üzen Anadolu’nun sahiplerinde bu özgüven gitmiş gözünü İstanbul’a bir platonik aşk başlamış son 150 yıldır.

Oysa kadim kültür ve değerlerin merkezi Anadolu kendine yoğunlaşması gerekirken bu platonik aşk gelişme ve ilerlemesine negatif etki ediyor.

Zira İstanbul’da son 150 yıldır batıya platonik bir aşk yaşıyor.

Rahmetli Nuri Pakdil “Boynumuz ağrıdı batıya bakmaktan”  dediği gibi biz İstanbul’a, İstanbul batıya bakayım derken boynumuz koptu.

Şöyle özgüvenle bana ne batı’dan, bana ne İstanbul’dan diyerek önümüze bakıp işimizi en güzel şekliyle yapmaya çalışmadığımız sürece ne İstanbul olur ne Anadolu.

Yani ne Anadolu’nun İstanbul’a aşkının, ne de İstanbul’un batıya aşkının karşılığı yok!

Devamını oku...

1299 da Selçuklunun devamı olarak kurulan beyliklerden Osmanlı Beyliği 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesi ile cihan devleti haline gelmiştir.

Orta Asya’dan yürüyüp gelen bir millet Anadolu İrfanı ile tanışıp Selçukilerle gelişip, Fatih Sultan Mehmet’le zirveyi yakalamış, II. Beyazıt ile kemale ulaşmış ve kurumsallaşmıştır.

Ebu Eyyüp el- Ensari’nin evinde Medine’ye ilk adımını atan İman ve İslam; Konstantinopolis’e gelerek İslambol yapmış ve Fatih Sultan Mehmet’le zirveye çıkmıştır.

Peki bir milleti tarihin en büyük seviyesine çıkaran, çağ açıp, çağ kapatan bir devletin ve devlet başkanının temel özellikleri nelerdi?

Bugün biz gençliğimize Fatih Sultan Mehmet’in doğumundan son nefesine bütün hayatını en ayrıntısına kadar tanıtmak zorundayız.

“Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın” söyleminin içini doldurmak gerekiyor.

Bunun temel şartı ise; Fatih Sultan Mehmet’in içinde yaşadığı toplumun ve başına geçtiği devletin dayandığı temel ilke ve özelliklere bugüne taşımamız.

Bu sorunun cevabı bu yazının hacmini aşan tek başına bir kitap ister.

Ben o günü en iyi anlatan ve günümüze yansıtan bir bilgiyi paylaşarak işi uzmanlarını harekete geçirmek istiyorum.

Fatih Sultan Mehmet’in idareye geçmeden önce doğunun ve batının bütün tecrübesini okudu.

Arapça, Farsça, İbranice, İtalyanca, Yunanca ve Latince dillerini o dile ait eserlerden Türkçeye tercüme yapacak kadar iyi biliyordu. O zaman ki dünyada geçerli diller bunlardı.

İstanbul’u fethettiğinde Bizans kralı olan Konstantin’in oğlu yoktu. Abisi Teodor’un 3 oğlu vardı. Fatih bunlardan Müslüman olan 2 sine Has Murat Paşa ve Mesih Paşa’ya devlette önemli görevler verdi. Bizans tecrübesini yanında tutmayı başarmış, aleyhinde kullanmayı engellemiş bir aktif aklın yanında devlet idaresindeki 30 yıl boyunca 25 sefere çıkacak kadar hareketli bir insandı. Bu 25 seferde 2 imparatorluk, 4 krallık, 11 prensliği devletine katmıştır. Misaller çoğaltılabilir.

Fatih Sultan Mehmet sürekli yanında taşıdığı cönkünde(el çantası) sürekli başvurduğu ve her daim istifade ettiği 4 kitabı bir ömür yanında taşıdı. Bu kitaplar orijinal halleriyle Nur-u Osmaniyye Kütüphanesinde bulunuyor.

Devamını oku...

Daha Fazla İçerik...

Sayfa 1 - 10

Başlangıç
Önceki
1