Cumartesi, Ocak 25, 2020

Text Size

Tarih



Sıffin olayı; Meşru, seçilmiş Halife Hz. Ali ile İslam Devleti'nin Suriye valisi Muaviye bin Ebu Süfyan arasında yapılan savaş.

Sıffin olayı ve orada yaşananlar; İslam ümmetinin titizlikle üzerinde durup çözmesi gereken çok bilinmeyenli denklemlerinden en başta gelenidir.

Sıffin’de yaşananlar çözülmedikçe bugün Müslümanları gerçek anlamda bir ümmet haline getirmek, İttihad-ı İslam bayrağı altında toplamak çok zordur.

Zira o günde İslam binasında açılan delikler tam anlamıyla tamir edilip kapatılamadı.

Kısaca olayı hatırlayarak başlayalım.

Seçilmiş ve meşru halife Hz. Ali(r.a.) Hz. Osman’ın kanını bahane ederek itaat etmeyen Muaviye bin Ebu Süfyan’a karşı Sıffin’de kendi bulunduğu durumun haklılığına dair deliller sundu.

Delil; seçilmiş meşru halife olmasının yanında ashabın kalabalık olduğu bir ortamda söylenmiş Peygamberimizin meşhur dediğimiz bir hadisdi.

Peygamberimiz; 'Bâgî bir taife, Ammar'ı katledecek.' Dedi. Sıffîn Harbi'nde Hz. Ali(r.a.) tarafında iken Muaviye bin Ebu Süfyan taraftarlarınca katledildi. Hazret-i Ali, onu Muaviye'nin taraftarları bâgî olduklarına hüccet gösterdi. Fakat Muaviye demogoji ile tevil etti. Amr İbn-ül Âs ise cerbeze yaptı.

“Baği bir taife Ammar’ı öldürecek” hadisini meşhur olduğu için inkar edemeyen Muaviye bin Ebu Süfyan ve Amr bin As demogoji ve cerbeze yoluna gittiler.

Muaviye bin Ebu Süfyan dedi ki; “Sadece Ammar’ı öldüren kişiler bağidir, biz O’nu öldürmedik” dedi. Sanki öldürenler O’nun askeri değildi.Bu bir demogojiydi.

Amr bin As daha ileri gitti: “Ammar’ı Sıffin’e getirerek ölümüne kim sebep olduysa baği odur” diyerek cerbeze yaptı.

Hz. Ali(r.a.) bu cerbezeli yoruma şöyle cevap gönderdi. “O yoruma göre Hz. Hamza’nın katili de Hz. Peygamber mi oluyor? Zira Uhud’a Hz. Hamza’yı Peygamberimiz götürdü”

Bu cevap onları susturdu ama nefislerine basıp, hakikati itiraf edip sıddıkiyete dönemeyip ömür boyu devam edecek demogoji ve cerbezeye mahkum oldular.

Gömleğin bir düğmesi yanlış iliklendiğinde artık diğerleri de yanlış gidiyordu. Düzeltmenin yolu başa dönüp, hata başladığı yerden düzeltmekti.

Aynı hatayı Hz. Hasan(r.a.) yazılı olarak imzaladığı ahitnameye ihanet ederek devam ettirdi Muaviye bin Ebu Süfyan.

Kendisinden sonra halife olacak Hz. Hasan(r.a.) elmas tozuyla zehirletti ve ahdine ihanet ederek oğlu Yezid’i veliaht tayin etti.

İslam’a en büyük bidati babadan oğula geçen yönetim sistemi ısırıcı saltanatı sokarak çağları aşan ve günümüze yansıyan derin acı ve problemlerin yolunu açtı.

Bugün İslam Ümmeti Kur’an ve Sahih Sünnet ölçüsüyle günümüzün sosyal, siyasi, kültürel, ekonomik açıdan yeniden dizayn etmeli ve bu 3 kelimeye dikkat etmeli.

Devamını oku...

Binlerce yıl sağılmışım,

Korkunç atlılarıyla parçalamışlar

Nazlı, seher-sabah uykularımı

Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,

Haraç salmışlar üstüme.

Ne İskender takmışım,

Ne şah ne sultan

Göçüp gitmişler, gölgesiz!

Selam etmişim dostuma

Ve dayatmışım...

Görüyor musun ?

Ahmet Arif’in “Anadolu” şiirinde anlattığı gibiyiz biz!

25 den fazla medeniyeti taşıdı Anadolu toprakları.

Her karışı tecrübe, azim, irade, cesaret, şehit kanı…

12 asrı aşan Göbeklitepe, 11 asrı aşan Çatalhöyük bizde…

İnsanlığın ilk her açıdan ilk değerlerini ortaya koyduğu Mezopotamya bizde…

Büyük Selçukluların danışmanlarının kurduğu ve Anadolu’yu mayaladıkları Danişmendoğulları bizde…

7. Asırda başlayan İslam Ümranının zirve yaptığı 13. Yüzyılın başkenti Konya bizde…

Anadolu’nun meziyetlerini saymaya bu yazının hacmi yetmez.

Ancak beni üzen Anadolu’nun sahiplerinde bu özgüven gitmiş gözünü İstanbul’a bir platonik aşk başlamış son 150 yıldır.

Oysa kadim kültür ve değerlerin merkezi Anadolu kendine yoğunlaşması gerekirken bu platonik aşk gelişme ve ilerlemesine negatif etki ediyor.

Zira İstanbul’da son 150 yıldır batıya platonik bir aşk yaşıyor.

Rahmetli Nuri Pakdil “Boynumuz ağrıdı batıya bakmaktan”  dediği gibi biz İstanbul’a, İstanbul batıya bakayım derken boynumuz koptu.

Şöyle özgüvenle bana ne batı’dan, bana ne İstanbul’dan diyerek önümüze bakıp işimizi en güzel şekliyle yapmaya çalışmadığımız sürece ne İstanbul olur ne Anadolu.

Yani ne Anadolu’nun İstanbul’a aşkının, ne de İstanbul’un batıya aşkının karşılığı yok!

Devamını oku...

1299 da Selçuklunun devamı olarak kurulan beyliklerden Osmanlı Beyliği 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesi ile cihan devleti haline gelmiştir.

Orta Asya’dan yürüyüp gelen bir millet Anadolu İrfanı ile tanışıp Selçukilerle gelişip, Fatih Sultan Mehmet’le zirveyi yakalamış, II. Beyazıt ile kemale ulaşmış ve kurumsallaşmıştır.

Ebu Eyyüp el- Ensari’nin evinde Medine’ye ilk adımını atan İman ve İslam; Konstantinopolis’e gelerek İslambol yapmış ve Fatih Sultan Mehmet’le zirveye çıkmıştır.

Peki bir milleti tarihin en büyük seviyesine çıkaran, çağ açıp, çağ kapatan bir devletin ve devlet başkanının temel özellikleri nelerdi?

Bugün biz gençliğimize Fatih Sultan Mehmet’in doğumundan son nefesine bütün hayatını en ayrıntısına kadar tanıtmak zorundayız.

“Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın” söyleminin içini doldurmak gerekiyor.

Bunun temel şartı ise; Fatih Sultan Mehmet’in içinde yaşadığı toplumun ve başına geçtiği devletin dayandığı temel ilke ve özelliklere bugüne taşımamız.

Bu sorunun cevabı bu yazının hacmini aşan tek başına bir kitap ister.

Ben o günü en iyi anlatan ve günümüze yansıtan bir bilgiyi paylaşarak işi uzmanlarını harekete geçirmek istiyorum.

Fatih Sultan Mehmet’in idareye geçmeden önce doğunun ve batının bütün tecrübesini okudu.

Arapça, Farsça, İbranice, İtalyanca, Yunanca ve Latince dillerini o dile ait eserlerden Türkçeye tercüme yapacak kadar iyi biliyordu. O zaman ki dünyada geçerli diller bunlardı.

İstanbul’u fethettiğinde Bizans kralı olan Konstantin’in oğlu yoktu. Abisi Teodor’un 3 oğlu vardı. Fatih bunlardan Müslüman olan 2 sine Has Murat Paşa ve Mesih Paşa’ya devlette önemli görevler verdi. Bizans tecrübesini yanında tutmayı başarmış, aleyhinde kullanmayı engellemiş bir aktif aklın yanında devlet idaresindeki 30 yıl boyunca 25 sefere çıkacak kadar hareketli bir insandı. Bu 25 seferde 2 imparatorluk, 4 krallık, 11 prensliği devletine katmıştır. Misaller çoğaltılabilir.

Fatih Sultan Mehmet sürekli yanında taşıdığı cönkünde(el çantası) sürekli başvurduğu ve her daim istifade ettiği 4 kitabı bir ömür yanında taşıdı. Bu kitaplar orijinal halleriyle Nur-u Osmaniyye Kütüphanesinde bulunuyor.

Devamını oku...

İlk insandan bugüne dair semavi sahifeler ve diğer bilgi kaynaklarıyla oluşmuş bir tarihi birikime sahibiz.

Başlangıçtan bu güne dikkat ettiğimizde 2 uçta ki insanlardan bahsediyor tarih.

En iyiler ve en kötüler.

İnsan; meleklerden farklı olarak bir yönüyle iyiliğiyle melekleri geride bırakan eşrefi mahlukat; diğer yönüyle kötülüğüyle şeytanlara külahı ters giydiren esfeli safilinde bir varlık.

Yüce Allah’ın imtihan için hazırladığı bu film platosu olan fani dünyanın, yine Allah’ın senaryosunu yazdığı sonuçları itibariyle en önemli filimde hangi rolü oynayacağını insan seçiyor.

“Dünya yaşayışı, ancak bir oyundan, bir eğlenceden ibaret. Âhiret yurduysa çekinenlere elbette daha hayırlı. Hala mı aklınız ermeyecek?” En’am, 6/32.

Film platosunu tanımak ve senaryoyu değerlendirmek için 15 yıllık bir süre veriliyor insana.

Rolünüzü kendiniz platoya ve senaryoya bakıp seçiyorsunuz.

Ya tarihte/filmde kıyamete kadar devam edecek bir rol seçiyorsunuz.

Ya da figüran olmayı kabul ediyor, filmde kısa süre kalıp platoyu terk ediyorsunuz.

Cem Yılmaz’ın Kurtlar Vadisi dizisinde oynaması gibi!

Cem Yılmaz, “Kurtlar Vadisi dizisinde ben de oynadım, acemi olduğum için dizi çekimine girer girmez o kadar hızlı vuruldum ki, bu yüzden beni göremediniz” esprisini yaptığı gibi bir silik, kayıt dışı bir hayat.

Süre sonunda hangi rolü alacağı, hangi kostümleri giyeceği, hangi sözleri, replikleri söyleyeceğini seçiyor ve başlıyor rolünün hakkını vermeye.

Filmdeki rolü sona erdiğinde yönetmen hazırladığı ölüm sahnesiyle insanı filmin dışına çıkarıyor.

Peki tarih kimi kaydediyor?

Filmin baş rol oyuncularını tabii ki!

Baş rolde oynayanlar filmin sonuna kadar(kıyamete kadar) filmin içerisinde yer alıyorlar.

Zira başrol oyuncuları ölürse film sona erer.

Devamını oku...

İyi bir istihbarat teşkilatı vardı.

Mekke’den gelen tehlikeden haberdardı.

Haberlerden sonra bir rüya gördü.

Rüyasını kendisi tabir etti.

Düşüncesi savunma harbi için fiziksel özellikleri uygun olan Medine’de kalıp savunma harbiydi.

Her konuda olduğu gibi bu konuda da ashabıyla istişareye oturdu.

Rüyasını, yorumunu ve Medine’de kalıp savunma harbi yapma düşüncesini ashabıyla paylaştı.

Bedir harbine katılamayan ve gençlerin teşkil ettiği çoğunluk savunma harbinden ziyade meydan harbiyle müşriklerle birebir savaşmak istediklerini kararlı ve ısrarlı bir şekilde ifade ettiler.

Allah Elçisi kendi görüşünden vazgeçti ve çoğunluğun görüşüne uydu ve harp hazırlığı emrini verdi.

Herkesten önce zırhını giydi, atını hazırladı.

Ashaptan meydan harbinde ısrarlı olanlar bu kez pişmanlıkla;

‘’Ey Allah’ın elçisi isterseniz Medine’de kalıp savuma harbi yapabiliriz’’ dediler.

‘’Bir Peygamber zırhını giydiyse çıkarmak yaraşmaz’’ sözüyle şura kararını hatırlattı.

Uhud dağı civarında Mekke’den gelen müşrik ordusu ile İslam ordusu karşılaştı.

İnsanlığın en zekisi, bir harp dâhisi olan Halid bin Velid ve seçme süvari birliğini gördü.

Devamını oku...

Daha Fazla İçerik...

Sayfa 1 - 10

Başlangıç
Önceki
1