Çarşamba, Ocak 27, 2021

Text Size

Tarih



İbret almak, insanların yaşadıkları tecrübelerden, başkalarının başına gelenden ders çıkarmak, güzellikleri taklit, hataları tekrar etmemek akıllı insanların işidir.

Bu sebeple tarihe ayrıntılı bir biçimde vakıf olmak çok değerlidir.

Tarihi anlatan kitaplar gibi film ve dizilerde insanların ilgisini çekiyor.

Peki, tarihi okurken veya film ve diziye aktarırken nelere dikkat etmeliyiz?

Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah’ın öğrettiği usulü önermek isterim.

Rabbim iyi, güzel olan şeyleri öncelikle, şer, kötü olan şeyleri ikinci derecede tali olarak anlatır.

Asıl hedef iyilik, hayır, güzelliktir ve bunlar çoğaltıldığında kötülük, şer ve çirkinlik otomatikman azalacaktır.

İyilik ve kötülüğün imtihanın gereği olarak tamamen yok olması bu dünya için mümkün olmayıp, ahirette cennet ve cehennem şeklinde net bir şekilde ayrılacaklardır.

Usulü hatırlayalım!

İçkinin 4 aşamada yasaklandığını biliyoruz.

İlki olan ayette Rabbimiz şöyle buyurur:

“Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem içki hem de güzel gıdalar edinirsiniz. İşte bunlarda da aklını kullanan kimseler için büyük bir ibret vardır.” Nahl, 16/67.

Allah Teâla burada içkiyi güzel gıdalardan ayırarak ilk ve bana göre eğitimde en önemli ilke olan bilinç altına mesajı yerleştiriyor.

Devamını oku...

Asıl adı Lütfullah olup Molla (Sarı, Deli, Maktul) Lutfi diye tanınmıştır.

1446’da Tokat’ta doğdu. İlköğrenimini zamanın âlimlerinden olan babası Kutbüddin Hasan’dan aldı. Sonra İstanbul’a giderek Sinan Paşa’dan mantık, felsefe, kelâm ve onun yönlendirmesiyle Ali Kuşçu’dan matematik okudu. Fâtih Sultan Mehmed tarafından saray kütüphanesine hâfız-ı kütüb olarak tayin edildi. Böylece buradaki nâdir eserleri inceleme imkânı elde edip birçok ilim dalında görüş bildirecek bir düzeye ulaştı. Bu sırada padişahla da -şakalaşacak kadar- yakın dostluk kurdu.

Ancak bu dostluk uzun sürmedi; vakıf kitaplarına hıyanet suçlamasıyla önce kütüphaneden uzaklaştırılıp müderris yapıldı, ardından ta‘zîr cezasına çarptırılarak hapse konuldu. Daha sonra görevine iade edildi ve Sinan Paşa’nın padişahla arasının açılıp Seferihisar’a sürülmesi sırasında onunla beraber gitti.(1476). Beş yıl sonra Fâtih’in ölümünün ardından yine Sinan Paşa ile birlikte İstanbul’a döndü ve II. Bayezid tarafından Bursa Yıldırım Bayezid (veya Sultan Murad) Medresesi müderrisliğine tayin edildi. Arkasından sırasıyla Filibe’de Şehâbeddin Paşa, Edirne’de Dârülhadis, İstanbul’da Semâniye, Bursa’da Murâdiye ve muhtemelen tekrar İstanbul’da Semâniye medreselerinde müderrislik yaptı.

Molla Lutfi zındıklık ve ilhâd suçlamasıyla yargılandıktan sonra idam cezasına çarptırıldı ve 25 Rebîülâhir 900 (23 Ocak 1495) tarihinde cezası Atmeydanı’nda boynu vurulmak suretiyle infaz edilerek naaşı Eyüp’te Defterdar Mahmud Çelebi Mescidi yakınına gömüldü. Onun idamı geniş yankı uyandıran tarihî bir hadise teşkil etmiştir. Taşköprizâde’nin “eşi bulunmaz, üstün kişiliğe sahip rakipsiz bir âlim” dediği (eş-Şeḳāʾiḳ, s. 280) Molla Lutfi’nin idamının açıklanan sebebi her ne kadar zındıklık ise de bu hükmün gerçek sebebinin hemen bütün kaynaklar tarafından hasımlarının kıskançlık ve düşmanlığına bağlandığı görülmektedir.

Devamını oku...

Hz. Adem (a.s.) babamızın siyahi (zenci) olduğuna dair görüşler var.

Hayatın Afrika’dan başladığına da.

Bu cümleler konuyu “Afrika’lı Leo” ya ve O’nun ibretlerle dolu hayat hikayesine getirmek için…

Aslında ütopyamız cennetten yasak ağacın meyvesini yiyerek başlayan ve bir drama dönüşen dünya hayatını en iyi anlatan hikayelerden Hasan el-Vezzan’ın hikayesi.

“Andolsun ki, sizi korku ve açlıkla, mallardan, canlardan ve (alın teri) ürünlerinden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!” Bakara, 2/155.

Ayette ifade edilen imtihanların en çok çeşitlerini ömründe görmüş Afrika’lı Leo.

Bize kıymetli gelen ise o imtihanlar karşısında duruşu ve sabrı…

Zaten ayetin sonlarında Rabbimiz hep sabra dikkat çeker:

“Sabredenleri müjdele!” Bakara, 2/155.

“Rabbin için sabret!” Müddessir, 74/7.

“Allah sabredenlerle beraberdir!” Enfal, 8/46.

“Allah sabredenleri sever!” Âl-i İmrân, 3/146.

“Rabbim üzerimize sabır yağdır!” Bakara, 2/250.

“Kim kötülükten sakınır, Allah’a saygı duyar ve sabrederse, şüphesiz Allah iyilik yapanların mükâfatını zayi etmez” Yusuf, 12/90.

"İman eden, hakkı ve sabrı kuşananlar kazanacak" Asr, 103/3

Hasan el-Vezzan tecrübesi benzer imtihanları yaşayan bizler için de güzel ibretler  ve tavsiyeler içeriyor.

Bakın imtihanın zenginliğini Afrika’lı Leo ne güzel anlatıyor:

Devamını oku...

“Binlerce yıl sağılmışım,

Korkunç atlılarıyla parçalamışlar

Nazlı, seher-sabah uykularımı

Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,

Haraç salmışlar üstüme.

Ne İskender takmışım,

Ne şah ne sultan

Göçüp gitmişler, gölgesiz!

Selam etmişim dostuma

Ve dayatmışım…

Görüyor musun ?”

Ahmet Arif’in böyle tasvir ettiği değerli ve zor coğrafya Anadolu’ya 1071’de Malazgirt’ten girerek ayak bastık.

İbn Haldun “coğrafya kaderdir” demişti ya.

Biz tercihimizi çoktan yapmıştık.

Dünya’nın en zor coğrafyasında İslam’ın bayraktarlığını üstlendik.

Aslında 1071’den asırlar önce Gaziyan-ı Rum, Baciyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum ve Dervişan-ı Rum Anadolu’nun gönlünün en derinliklerine inmişler, fethe hazırlamışlardı.

1176’da ecdadımız Miryokefalon’u kazanarak Konya’ya bağdaş kurup oturdu.

Konya’ya bağdaş kurarken yanımızda; ehli beytten aldığımız İslamiyetin; İmam Maturdi, Hoca Ahmet Yesevi ve Bahaeddin Nakşibendi gibi zirve isimlerin yaşantılarıyla yoğurdukları en güzel yaşamı ve yorumunu da getirdik.

Çünkü bağdaş kurmak bütün işleri tamam ettikten sonra yapılan “biz tamamız” mesajıydı.

Devamını oku...

7. yüzyılda Mekke/Medine’de Hz. Peygamberin temellerini attığı İslam Ümranı, 6 asır sonra 13. Yüzyılda zirveyi Doğu’da Anadolu Selçuklu Devleti’nde Konya ve Batı’da Endülüs’te Kurtuba’da yaşadı.

Konya ve Kurtuba dünyanın her tarafından değerli insanları kendisinde topluyor ve tüm zaman ve mekanlara ulaşacak değerler üretiyorlardı.

Bugün dahi maddi/manevi beşeriyetin ulaştığı bütün değerlerde Konya ve Kurtuba’nın izlerini açıklıkla görebiliriz.

İbn Tufeyl’in  İbni Sina’dan alıp geliştirdiği, ontolojinin üzerine oturduğu epistemiyolojinin 2 temel kaynağı olan Nazar(akıl) ve Müşahede(kalp) yönteminin harika bir şekilde harmanlandığı Hay bin Yakzan’a; Batı ancak 18. Asırda Daniel De Foe’nin Hay bin Yakzan’ın kötü bir taklidi olarak koyduğu Robertsone Crouse ile cevap vermeye çalıştı.

Batı, reform ve rönesansı İslam dünyasından tercüme ettiği 60 bin ciltlik İslam literatürü üzerinde kurdu.

Kurtuba’yı ihya ve inşa etmemiz zaman alacağından ve Kurtuba’nın yeniden inşası Konya’nın diriliş ve ihyasına bağlı olduğundan biz 35 yıldır yaşadığımız şehir Konya üzerinde duracağız.

Konya 13. Yüzyılda; Maturidi ve Hoca Ahmet Yesevi gibi zatların ehli beytten alıp yoğurdukları İslam anlayışını Belh’ten gelen Mevlana Celaleddin Rumi, Tebriz’den gelen Şems-i Tebriz’i, Tiflis’ten gelen Hubeyş et-Tiflîsî, Semerkant’tan gelen Şemşeddin Semerkandi, Sührevend’den gelen Ebû Hafs Ömer Sühreverdî, Şiraz’dan gelen Kutbuddîn Şîrâzî, Musul’dan gelen Esîrüddîn el-Ebherî, Azerbaycan’dan gelen Siraceddin Urmevi ve Ekmeleddin Nahçevani, Malatya’dan gelen Sadreddin Konevi ile; Endülüs birikimini ise Muhyiddin’i Arabi ile birleştirmişti.

Bu birikim, Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkentini siyaset, bilim, kültür ve sanat açısından dünyanın zirvesine yerleştirmişti. Konya; 6 asırlık İslam birikiminin meyvelerini toplamış ve Osmanlı ile zirveyi sabitlemiş ve Toynbee’nin ifadesiyle yok edilemeyecek ancak durdurulabilecek bir ümranın ilkeleri ve temellerini atmıştı.

Selçuklu başkenti Konya’da gelişme ve ilerlemenin en önemli unsuru olan 24 ciddi Medrese ile yapılan eğitim tamamen gönüllülüğe dayalı vakıf kültürü ve desteğiyle yapılıyordu. Bugün de modern dünyada da en iyi eğitim kurumları tamamen siyasetten bağımsız vakıf sistemiyle işliyor.

Selçuklu’nun başkenti Konya; Mekke’de dar-ul erkam, Medine’de ashab-ı suffe’den, Bağdat’ta beyt-ül hikmelerden, Kahire’de el-Ezher’den, Dımaşk’tan, Merv’den,  Kayrevan’dan, Buhara’dan, Taşkent’ten, Çimkent’ten, Tirmiz’den, Serahs’tan, Keş’ten, Harizm’den, Nesf’den, Andican’dan, Farab’tan, Merağa’dan, Cend’den, Kurtuba, Toledo, İşbiliye, Gırnata, Maleka ve Nizamiyelerden aldığı tecrübeyi yoğurmuş ve hayat macunu haline getirip insanlığın dikkatine sunmuştu. Zira İslam dünyası 13. Yüzyılda ve diğer yüzyıllarda farklı siyasi devletlere sahip olsa da ilim, ümran ve sanat açısından tek bir ümmet gibi alışveriş içerisinde olmuştur.

İbn Haldun’un “ilim senedinin ittisali ümranın şartıdır” sözü fiilen yaşanmış, Hz. Peygamberin tamamladığı ümranın kodları zihin ve gönüller üzerinden asırlar arası taşınmıştır.

Devamını oku...

Daha Fazla İçerik...

Sayfa 1 - 11

Başlangıç
Önceki
1