Pazartesi, Aralık 09, 2019

Text Size


Bedizüzzaman Said Nırsi’nin önemle üzerinde durduğu konular :

Kardeşlik ve şefkat

Üstad Hazretleri, bir risalesinde, "Memleket dahi bir hanedir ve vatan dahi bir millî ailenin hanesidir." (Şuâlar, Onbirinci Şuâ) buyurur. Hepimiz bu ailenin saadeti için bir şeyler yapmalı, bunu engelleyen sebeplerin karşısına yine hep birlikte çıkmalıyız. Zira aynı gemide seyahat eden yolcular gibiyiz. Gemiye verilecek bir zarar hepimize dokunacaktır.

Üstad Hazretleri birlik ve beraberliğe çok önem vermiş ve telif ettiği "Uhuvvet Risalesi"nde bu hususta şu önemli vurguları yapmıştır: "... Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir-ona kadar bir, bir.

İhlas Risalesi'nde de "Üç elif ittihat etmezse üç kıymeti var. Eğer sırr-ı adediyet ile ittihat etse yüz on bir kıymet alır." diyerek ittihattaki kuvveti çok güzel bir şekilde ortaya koymuştur. Üstad Bediüzzaman Hazretleri henüz Nur Külliyatı'nı telifine başlamadığı Eski Said zamanında da birlik ve beraberliğe büyük önem vermiş; düşmanlarını "cehalet, zaruret ve ihtilaf""sanat, marifet ve ittifak" silahıyla cihat edilmesi gerektiğini beyan etmiştir. olarak açıklamış ve bu üç düşmana karşı

Müspet hareket

Bediüzzaman Hazretleri'nin bütün hayatında takip ettiği değişmez bir düsturu "müspet hareket" etmektir. "Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir... Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet imân hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz." (Emirdağ Lahikası) diyerek asayişin ancak müspet hareketle ve iman hizmetiyle gerçekleşeceğini vurgular ve bütün ömrünü bu davanın tahakkuku için geçirir. Nur talebelerinin de "asayişin manevî bekçileri olmaları" bu davayı tasdik eder. Ve bütün yetkililere hem Nur talebeleri, hem de Nur risaleleri şu mesajı verirler: "Asayişi muhafazanın tek yolu insanların kalplerine iman ve marifet nurunun yerleşmesidir."

Fikir hürriyeti

Üstad, "Medenilere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir." diyerek, meselelerin fikir ortamında ve medenice tartışılmasını arzu eder. Onun asayişin muhafazasına önem vermesinin önemli bir yönü de budur. Zira, fikirler ancak sulh ortamında ve asayişin hakim olmasıyla rahatça tartışılabilir. Silah sesleri arasında korku ve dehşet ortamında kiminle, neyi ve nasıl tartışabiliriz?

Üstadın "fikir hürriyeti mücadelesi" tâ Eski Said döneminde başlamış, daha sonra mahkemelerde yaptığı o eşsiz müdafaalarla devam etmiştir. Hürriyetin esası insana verilen cüz'i iradeye dayanır. Herkes bu dünyada ahiret hesabına bir imtihan geçirmektedir ve bu imtihanın önemli bir şartı insanların kendi iradelerini diledikleri gibi kullanabilmeleridir. Hayvanlar sadece ne için yaratılmışlarsa o görevi yerine getirirlerken insana bu konuda büyük bir yetki verilmiştir. İnsanın diğer varlıklardan üstünlüğünün önemli bir yönü de bu hürriyet ve irade meselesidir.

İhlas meselesi

BİRİNCİ DÜSTURUNUZ: Amelinizde Rızâ-yı İlâhî olmalı. Eğer O râzı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse te’siri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabûl ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenab-ı Hakk’ın rızasını esas maksad yapmak gerektir.

İKİNCİ DÜSTURUNUZ: Bu hizmet-i Kur’aniyede bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıbta damarını tahrik etmemektir. Çünki, nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez; bir gözü bir gözünü tenkid etmez; dili kulağına itiraz etmez; kalb ruhun ayıbını görmez..

ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ: Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakda bilmelisiniz. Evet kuvvet hakdadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.

DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ: Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.

HATA MESELESİ

Barla Lahikasında şöyle der:"Aziz kardeşlerim! Üstadınız lâyuhtî değil. Onu hatasız zannetmek hatadır. Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım! Benim hatamı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrur olacağım. Hattâ başıma vursanız, Allah razı olsun diyeceğim. Hakk'ın hatırını muhafaza için başka hatırlara bakılmaz. Nefs-i emmarenin enaniyeti hesabına, Hakk'ın hatırı olan bilmediğim bir hakikatı müdafaa değil, alerre'si vel'ayn kabul ederim."

BEDİÜZZAMAN IN TAKİPÇİLERİ

Bediüzzaman’ın takipçileri 1960 da  üstadın vefatından sonra ilk olarak 1962 yılında yazıcılar-okuyucular olarak ayrıldılar.Sonra 1975 ler de Yeni Asya, 1980 ler den sonra da Fethullah Gülen, Mehmet Kurdoğlu, Mehmet Kırkıncı, Sıddık Dursun (med-zehra),İzzettin Yıldırım (Zehra ), Muşlu Molla Muhammed , Yeni Nesil Grubu gibi farklı gruplara ayrılarak yollarına devam ettiler.

Bu ekoller yukarıda saydığımız 3 ana gayede birlikte olmakla beraber teferruat diyebileceğimiz konularda ki farklı düşünce ve metodlardan dolayı ayrıldılar. Bu gün hepsi risale nur okuyarak 3 temel gaye de ortak olmak üzere farklı metod ve araçlarla ihlas risalesi ve uhuvvet risalesi çerçevesinde iman hizmetlerine devam etmektedirler.

Sızıntı, Yeni Ümit, Zafer,Köprü ,  Yeni Zemin, Dava, Nubihar gibi dergiler çıkardılar, risale-i nuru Zehra, sözler, tenvir, envar, yeni asya, yeni nesil v.b. neşriyat isimleriyle bastılar.

Yeni Zemin Dergisi ve ele aldığı konular

1993 Ocak Sayı 1: Türkiye’nin 70 yıllık Politikası :Değişmeden İlerlemek (Eski hal muhal.Ya Yeni hal Ya İzmihlal )

1993 Şubat Sayı 2 : Türkiye’de Denetim Altındaki Dinin Özgürleşme Talebi

1993 Mart   Sayı 3 : Rejim Ordusu mu ?  Savunma Ordusu mu ?

1993 Nisan  Sayı 4 : Nasıl Bir Anayasa ? Dayatma mı ? Sosyal Mutabakat mı ?

1993 Mayıs Sayı 5 : İslam’ın Alternatif Devlet Modeli Var mı ? “İslam Devleti Tartışılıyor “

1993 Haziran Sayı 6 :Yeni Siyasi Arayışlar Sürüyor.Demokrasi Son Çaremi ?

1993 Temmuz Sayı 7: Kadının Kimlik Arayışı

1993 Ağustos  Sayı 8 : Türk Ekonomisi Darboğazda.Özelleştirme Çare mi ?

1993 Eylül       Sayı 9 : Türkiye Nereye Gidiyor ? (Dış Politika)

1993 Ekim       Sayı 10: Tıkanan Sistemin Çöken Kurumu:Üniversite

1993 Kasım     Sayı  11 : Değişim Sürecinde İslami Hareket

1993 Aralık     Sayı  12 : Tarikatler

1994 Ocak       Sayı  13 :Kemalizmin Son Kalesi : Laiklik

1994 Şubat      Sayı  14 : Demokratikleşme Sürecinde Özek Yerel Yönetimler

1994  Mart     Sayı 15 : İslami Dirilişin Çağdaş Sembolü : Said Nursi

1994 Nisan     Sayı 16 : Değişimin Önündeki Engel : Kemalizm

1994 Mayıs Haziran Sayı 17-18 : Ümmetin Yetimleri : Kürtler

Zehra Grubu, 1990 lar da İstanbul’da kurdukları Zehra Eğitim ve Kültür Vakfı ve Anadolu da ki şubeleri ,Zehra Yayınevi,  1993-1994 yıllarında çıkardıkları Yeni Zemin Dergisi,Türkiye de ilk defa 1994 de çıkarılan ve şu an 109. sayısı yayınlanan Kürtçe sanat, kültür ve edebiyat dergisi Nubihar ile tanındılar. Zehra Eğitim ve Kültür Vakfı Başkanı İzzettin Yıldırım 29 Aralık 1999 günü teravih namazına hazırlanırken bu gün daha yakından tanıdığımız karanlık odakların görevlendirdiği kimliği belirsiz kişilerce kaçırıldı. Haftalarca tüm çabalara rağmen kendisinden bir haber alınamadı. 28 Ocak 2000 günü kendisinden bir gün önce kaçırılan Zehra Eğitim ve Kültür Vakfı İstanbul İl Sorumlusu M. Şehid Avcı ile birlikte şehit edilmiş olarak Kartal'da bir evde bulundular. Güvenlik güçleri eve operasyon yaptığında şehitlerin cesedi sıcaktı , burunları kanıyordu, pıhtılaşmamıştı. 01 Şubat 2000 Salı günü Eyüp Sultan Camiinde kılınan öğle namazı sonrasında Eyüp Kabristanına defnedildiler.

İZZETTİN YILDIRIM IN VASİYETİ

“Bismihi Subhanehu “


Aziz , Nur ve gönüldaş Zehra grubu ,  hepinize selâm ve muhabbetler. Aziz arkadaşlar, hayat ve memat da Allah’ın muhyi ve mûmit tecellisidir. hayat da memat da Allah’ın ellindedir. Hayatı bilavasıta, mevti ise vasıtaları kullanarak tecelli ettiriyor.

Size tavsiyem; Müslümanlar arasında daima bir sulh unsuru olarak yaşayın. Müslümanlar hakkında hüsn –ü zannı esas alın . Rejimin medyası vasıtasıyla atılan çamurlara kulak asmayın. Hayatınız boyunca ilahi kanunların hükümdarlığı için çalışın ve çalışanlarla beraber olun. Ruy-î zeminin her tarafındaki Müslümanların dertleriyle dertlenin.

İkinci olarak;
Van’da yapımı devam eden Zehra inşaatı, Üstad’ın belki arzu ettiği hedefe vesile olur ümidiyle başlamıştık. Bitirmeye gayret edin.

Üçüncü olarak
;  sağda solda ufak tefek borçlarım çıkarsa onları ödemeye gayret edin. Bursa’daki dükkan da ağabeyimin 2000 Markı var. Satılırsa onu da ödeyin. Arta kalan ne varsa Van’daki inşaata verilecek. Neşet’te bir miktar param vardı. O da inşaata verilecek. Sizi Allah’a emanet ediyorum.


Kardeşiniz İzzettin Yıldırım.

II.ABDULHAMİT İLE İLGİLİ YAKLAŞIMI

Bediüzzaman Hazretleri Sultan Abdülhamit Han konusunda yazdığı yazıların ve yaptığı siyasi çalışmalarda söylediği bazı sözlerin kul hakkı doğurduğunu kabul etmiş olmalı ki, vefatına yakın bir sırada yakın talebelerinden Sultan Abdülhamit’in varislerinden kimin sağ olduğunu öğrenmelerini istiyor. Kendisine, Şehzade Mehmet Selim in kızı torunu Nemika  Sultan’ın sağ olduğu bildiriliyor.(Gazze Lozan 60. madde münevver Ayaşlı Haminne nin suret aunası)  Bediüzzaman Hazretleri kendisi ile bizzat görüşmek istiyor. Prof. Osman Turan’ın kayınvaldesi olan Nemika Sultan ile Osman Turan’ın Ankara da ki Şöyle ki: Prof. Dr. Osman Turan merhumdan dinlediğime göre Bediüzzaman Said-i Nursî, 1960 yılında vefâtıyla nihayetlenen Urfa seyahatine çıkarken Ankara’daki evlerini ziyaret etmiş ve O’nun kayınvâlidesi Nemîka Sultan’dan dedesi adına helâllik istemiştir:
Bilindiği üzere Osman Turan Bey’in kayınvâlidesi Nemika Sultan, Selim Efendi’nin kızıydı. Selim Efendi ise, Sultan II. Abdülhamid’in en büyük oğluydu. Nemîka Sultan, Ankara’da damadıyla birlikte yaşamakta ve bir apartman katında kendisine tahsis edilen odadan çıkmayarak devamlı ibâdetle meşgul olmaktaydı. Vâkî ısrar üzerine misafirlerin yanına gelmiş ve Said-i Nursî merhum, şu sözlerle kendisinden helâllik dilemiştir:
“-
Sultan Efendi Hazretleri!.. Biz, gençlik sâikasıyla İttihadçıların propagandalarına kapılarak dedeniz merhum Abdülhamid Han Hazretleri hakkında pek çok itâle-i kelâmda (lisânen tecâvüzde) bulunduk. O’nun vârisi sıfatıyla sizden helâllik diliyorum. Ben bir ölüm yolcusuyum. Kabre az mesafem kaldı. O’nun nâmına bana hakkınızı helâl ediniz!..”
Nemîka Sultan: “-Ne beis var hoca efendi!.. O zamanın siyâseti icabı böyle çok işler oldu!.. Artık geçen geçti.Demişse de Bediüzzaman sarahaten “Helâl ettim!..” cümlesini duymak istemiş ve bunu Sultan Efendi’ye ısrar ederek üç kere tekrarlatmış ve sonra da:
“-Oh!.. Elhamdülillâh, inşallâh bu haktan da kurtuldum. Artık müsterih olarak ölebilirim!..” demiştir.Hakîkaten o anda Urfa’ya gitmek üzere yola çıkmış bulunuyordu. Urfa’ya varmış ve kısa bir müddet sonra da orada vefat etmiştir..  Bediüzzaman Hazretleri eve geldiğinde her ikisi de çok yaşlı olmalarına rağmen Sultan bir erkekle yüz yüze görüşmek istemiyor. Bunun  üzerine perdenin arkasından Bediüzzaman Abdülhamit hakkındaki bazı sözlerinden dolayı haklarını helal etmelerini istiyor. Sultan’da bu hususta helallik veriyor.

Konuşan yalnız hakikattir.(Vasiyeti )

Risale-i Nur'da isbat edilmiştir ki, bazan zulüm içinde adalet tecelli eder. Yâni, insan bir sebeple bir haksızlığa, bir zulme maruz kalır, başına bir felâket gelir, hapse de mahkûm olur, zindana da atılır. Bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vakıa adaletin tecellisine bir vesile olur. Kader-i İlâhî başka bir sebepten dolayı cezaya mahkûmiyete istihkak kesbetmiş olan kimseyi bu defa bir zâlim eliyle cezaya çarptırır, felâkete sürer. Bu, adalet-i İlâhiyenin bir nevi tecellisidir.

Ben şimdi düşünüyorum... Yirmisekiz senedir vilâyet vilâyet, kasaba kasaba dolaştırılıyor, mahkemeden mahkemeye sevkediliyorum. Bana bu zâlimane işkenceleri yapanların atfettikleri suç nedir? Dini, siyasete âlet yapmak mı? Fakat niçin bunu tahakkuk ettiremiyorlar? Çünki, hakikat-ı halde böyle bir şey yoktur. Bir mahkeme aylarca, senelerce suç bulup da beni mahkûm etmeye uğraşıyor. O bırakıyor.. diğer bir mahkeme aynı meseleden dolayı beni tekrar muhakeme altına alıyor.  Bir müddet de o uğraşıyor.. beni tazyik ediyor.. türlü türlü işkencelere mâruz kılıyor. O da netice elde edemiyor, bırakıyor. Bu defa bir üçüncüsü yakama yapışıyor. Böylece musibetten musibete felâketten felâkete sürüklenip gidiyorum. Yirmisekiz sene ömrüm böyle geçti. Bana isnad ettikleri suçun aslı, esası olmadığını nihayet kendileri de anladılar. Onlar bu ithamı kasden mi yaptılar, yoksa bir vehme mi kapıldılar. İster kasıd, ister vehim olsun, benim böyle bir suçla münasebet ve alâkam olmadığını kemal-i kat'iyetle yakînen ve vicdanen biliyorum ya.. dini siyasete âlet edecek bir adam olmadığımı bütün insaf dünyası da biliyor ya.. hattâ beni bu suçla ittiham edenler de biliyor ya.. O halde neden bana bu zulmü yapmakta ısrar edip durdular? Neden ben suçsuz ve masum olduğum halde böyle devamlı bir zulme ve muannid bir işkenceye maruz kaldım? Neden bu musibetlerden kurtulamadım? Bu ahval, Adalet-i İlâhiyyeye muhalif düşmez mi?

Bir çeyrek asırdır bu suallerin cevaplarını bulamıyordum; üzülüyordum, muzdarip oluyordum. Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakiki sebebini şimdi bildim. Ben, kemal-i teessürle söylerim ki; benim suçum hizmet-i Kur'aniyemi maddî manevî terakkiyatıma, kemâlâta âlet yapmakmış.. şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum. ALLAH'a binlerle şükrediyorum ki; uzun seneler ihtiyarım haricinde olarak hizmet-i îmaniyemi maddî ve manevî kemalât ve terakkiyatıma, azaptan, cehennemden kurtulmaklığıma, hattâ saadet-i ebediyeme vesile yapmaklığıma yahut herhangi bir maksada âlet yapmaklığıma mânevi gayet kuvvetli mânialar beni menediyordu. Bu derûnî hisler ve ilhamlar beni hayretler içinde bıraktı. Herkes hoşlandığı mânevî makamatı ve uhrevî saadetleri âmâl-i saliha ile kazanmak ve bu yola müteveccih olmak herkesin meşrû hakkı olduğu hem de hiç kimseye hiçbir zararı bulunmadığı halde ben, ruhen ve kalben bu ahvalden menediliyordum. Rıza-i İlâhiden başka fıtrî vazife-i ilmiyyenin sevkiyle yalnız ve yalnız îmana hizmet hususu bana gösterildi. Çünki, bu zamanda hiç bir şeye âlet ve tâbi olmıyan ve her gayenin fevkinde olan hakaik-i îmaniyeyi fıtrî ubudiyetle bilmiyenlere, bilmek ihtiyacında olanlara te'sirli bir surette bildirmek, bu keşmekeş dünyasında îmanı kurtaracak ve muannidlere kat'î kanaat verecek bu tarzda, yani hiç bir şeye âlet olmayacak bir tarzda bir Kur'an dersi vermek lâzımdır ki; küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalâleti kırsın; herkese kat'î kanaat verebilsin. Bu kanaat da, bu zamanda,  bu şerait dahilinde dinin hiçbir şahsî, uhrevî, dünyevî, maddî ve manevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle husule gelebilir; yoksa komitecilik ve cemiyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet-i mâneviyesine karşı çıkan bir şahıs en büyük mânevî bir mertebede bulunsa yine vesveseleri bütün bütün izale edemez; çünki, imana girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki: «O şahıs dehasıyla, hârika makamiyle bizi kandırdı.» böyle der ve içinde şüphesi kalır.

Allah'a binlerce şükür olsun ki: Yirmisekiz senedir dini siyasete âlet ittihamı altında kader-i İlâhi ihtiyarım haricinde dini, hiç bir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zâlimane eliyle mahz-ı adalet olarak beni tokatlıyor, ikaz ediyor. Sakın diyor, îman hakikatını kendi şahsına âlet yapma; tâ ki, îmana muhtaç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakikat konuşuyor, nefsin evhamı, şeytanın desiseleri kalmasın, sussun.

İşte Nur Risalelerinin, büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husule getirdiği heyecanın kalblerde ve ruhlarda yaptığı tesirin sırrı budur; başka bir şey değil. Risale-i Nur'un bahsettiği hakikatlerin aynını binlerce âlimler yüzbinlerce kitaplar daha beliğâne neşrettikleri halde yine küfr-ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr-ü mutlakla mücadelede bu kadar ağır şerait altında Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur; Said'in kudret ve ehliyeti de yoktur; konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i îmaniyedir.

Madem ki: Nur-u hakikat, îmana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor.. bir Said değil, bin Said feda olsun. Yirmisekiz sene çektiğim eza ve cefalar, mâruz kaldığım işkenceler, katlandığım musibetler helâl olsun. Bana zulüm edenlerin, beni kasaba kasaba dolaştıranların, hakaret edenlerin, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlerin, zindanlarda bana yer hazırlayanların hepsine hakkımı helâl ettim.

Âdil kadere de derim ki: Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim. Yoksa, herkes gibi gayet meşrû ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddî mânevî füyuzat hislerimi feda etmeseydim, îman hizmetinde bu büyük ve mânevî kuvveti kaybedecektim. Ben, maddî ve mânevî her şeyimi feda ettim, her musibete katlandım, her işkenceye sabrettim. Bu sayede, hakikat-ı îmaniye her tarafa yayıldı. Bu sayede Nur mekteb-i irfanının yüzbinlerce belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda hizmet-i îmaniyede onlar devam edeceklerdir; ve benim, maddî ve mânevî her şeyden feragat mesleğimden ayrılmayacaklardır; yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışacaklardır.

Bize işkence edenler bilmiyerek, kader-i İlâhinin sırlarına, derin tecellilerine akıl erdiremeyerek hakikat-ı îmaniyenin inkişafına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz onlar için yalnız hidayet temennisinden ibarettir. Ben çok hastayım; ne yazmaya ne söylemeye takatim kalmadı; belki de bunlar son sözlerim olur. Medresetüzzehra'nın Risale-i Nur talebeleri bu vasiyetimi unutmasınlar.

Yorumlar (0)

Bu yorumun beslemesine abone olun

Yorum yaz

daha küçük | daha büyük

busy