Perşembe, Aralık 12, 2019

Text Size


Tarih:22 Aralık 2010

O zaman ki adıyla  Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürü Doç. Dr. Ayşen Gürcan medyaya söyleşi veriyor.

Söyleşinin ana başlığı aile yapımız.

‘’Geleceğe dönük politikalar geliştirilmesi gerektiğini söyleyen Gürcan, bu kapsamda aile eğitimini çok önemsediğini aktardı. Bunun toplum eliyle yapılması gerektiğini belirten Gürcan, "Mesela, bugün kadın çalışma hayatına girdi, eğitim düzeyi arttı. Çocukların okula gitme oranları arttı, ki doğrusu da budur ama bunlardan dolayı kadınların üzerlerine binen ve geçmişten getirdiği yüklerin paylaşılması lazım. Bir şekilde bu ilişki sisteminin kendi değer sistemimizde yeniden üretilmesi gerekir. Yani, yük olan değil, yükü alan insanlar yetiştirmeliyiz. Fedakar insanlar yetiştirmeliyiz. Bu, aynı zamanda huzur da getirir." şeklinde konuştu.

Huzuru iyi olmayan aileden başarı da çıkmayacağını vurgulayan Gürcan, "Aile mutluluğunun paradan, kariyerden, statüden çok daha önemli olduğunu çocuklarımıza öğretmeliyiz. Aile kaybedilmeyecek en büyük değerimiz olmalı. Bu değerler ise öğretilemez, çocuğa sizin haliniz geçer. Armut dibine düşer, diye bir söz vardır. Anne baba olarak sizde bir fedakarlık yoksa, ötekiler de onu alacaktır. Ne kadar verirsen o kadar alırsın." dedi. Gürcan, ailedeki networkun gücünün de doğru bir şekilde anlatılması gerektiğinin altını çizdi.

Türk aile yapısında anne, baba, baldız, bacanak, dünür, enişte, hala, teyze gibi 41 tane isimlendirme bulunduğunu belirten Gürcan, bunlar arasındaki iletişimi bir çeşit network olarak nitelendiriyor. Türkiye'de azınlık olmakla birlikte 'akraba-i ret' yaparak networku koparmış aileler bulunduğuna dikkat çeken Gürcan, "Bu tür ailelerin sayısı az, ancak şimdiden önlem alınmazsa bu artacak.(http://www.haber7.com/yasam/haber/669071-ne-amca-ne-hala-ne-teyze-kalacak

Özellikle 3 çocuğun aile sağlıklı ve dengeli bir ortamda yetişmesi ve aile bağlarının muhafazasında çok büyük önemi olduğu bir gerçek.

Bu söylemi Cumhurbaşkanımız en güçlü şekliyle gündemde tutuyor.

Aileler için en az 3 çocuk tavsiye eden Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan bu söylemi vecize haline de getirdi.

Bir çok garip,

İki çocuk rakip,

Üç çocuk denge,

Dört çocuk bereket,

Beş çocuk Allah kerim.

Biz de aile eğitimlerinde;

Mutluluk=Anne + Baba + Çocuk (3) şeklinde aynı tavsiyeyi delilleriyle sunuyoruz muhataplarımıza.

Burada benim dikkat çekmek istediğim konu özellikle çocuk yetiştirme,annelik döneminde olan bayanların özellikle çalışmadan ziyade ev hanımlığına teşviki konusu.

Çocuk büyütmede 0-3 yaşın anne babaya özellikle anneye çocuğun oksijenden daha çok muhtaç olduğu bir dönem olarak ısrarla anlatıyoruz.( http://www.hurriyet.com.tr/saglik/23728749.asp )

0-3 de anneye babaya doymamış çocuklarda ‘’oral fiksasyon’’ dediğimiz sendrom gelişiyor.Bu ‘’oral fiksasyon’’ denilen sendromdan tüm çocukların korunması için devlet tüm politikalarını yeniden gözden geçirmeli.Çünkü çocuklarda madde bağımlılığına kadar giden etkileri var. http://www.haberturk.com/saglik/haber/873982-madde-bagimliligina-daha-yatkin-oluyorlar

3 çocuk yapacak ailelerde özellikle kadınlara çocuk üzerinden anne olma üzerinden çok ciddi teşvikler ve özendirici adımların, maddi manevi desteklerin devletimiz tarafından hızlı bir şekilde alınması gerekiyor.

Her kadının ekonomimiz büyüsün , istihdam oranları yükselsin söylemiyle çalışmaya teşvik edildiği günümüzde siz bırakın 3 çocuğu bir çocuk konusunda dahi aileler zorlanıyor.

Hatta evlilik yaşı erkek ve kadında  sürekli yükseliyor ülkemde.

Kadının en birincil kariyerinin önce Rabbine iyi bir kul , sonra iyi bir eş , sonra iyi bir anne (aynı ölçü erkekler içinde geçerli,onlar içinde gerçek kariyer önce iyi bir kul,sonra iyi bir eş,sonra iyi bir baba olmak) olmak olmalı.

Dünya ekonomi de zirve yapmış , istihdam sorununu çözmüş,kadını en yüksek düzeyde ,istihdama katmış ülkelerinde mutluluktan eser yok.

İntihar oranları, depresyon hapı kullanan sayıları, huzurevinde kalan yaşlı oranları , evli olmadan doğum yapan kadın sayıları (Avrupa ortalaması %43), boşanma oranları gibi mutluluğa direk temas eden olaylarda Batı dibe vurmuş durumda.

Kişilere sorularak yapılan mutluluk araştırmalarıyla kendilerini ve dünyayı avutuyorlar. Gerçek mutluluğu çoktan unutmuş insanlar sahip oldukları maddi varlığın ve kariyerin, tüketim imkanının kendilerini mutlu ettiğini zannederek yaşıyorlar.

Muhammed Esed’in dediği gibi yüzlerine dikkatle bakıldığında aslında diş ağrısı çeken bir insan gibi manevi bir cehennemi ruhlarında yaşadıkları anlaşılıyor. Hayatı hemen her şeyi hep artırmaya,çoğaltmaya endekslemiş insanlar bir ömür boyu kapitalist sistemin tüketim makinesi olarak hiç yakalamayacağı mutluluğa doğru çılgınca koşuyor.

Mahatma Gandhi’ye sordular;

‘’Batı Medeniyeti hakkında ne düşünüyorsun’’ diye,

Gandhi biraz düşündü ve ‘’Olsaydı iyiydi’’ dedi.

Bize, yani doğulu halklara düşen ciddi özeleştiri.

Ya körü körüne çıkmaz sokağa girmiş batının sosyal politikalarını taklide devam edeceğiz ve aynı bedelleri daha ağırıyla ödeyeceğiz.

Ya da köklerimizden ,küllerimizden yeniden dirileceğiz ve kendi Ümran hikayemizi yazacağız.

Çıkmaz sokaktan çıkış arayan Batı’ya bir kez daha bir derman olacağız.

Ne dersiniz.

Karar sizin.

Yorumlar (0)

Bu yorumun beslemesine abone olun

Yorum yaz

daha küçük | daha büyük

busy