Perşembe, Mart 04, 2021

Text Size

Siyaset



“Hepiniz çobansınız ve sevk ve idarenizin altındakilerden sorumlusunuz” der Allah Resulü.

Her insan kendi ruh ve beden idaresinden başlayan ve genişleyen halkalarda sorumluluk sahibidir.

Bir şekilde bulunmakta zorunlu olduğumuz bu yönetim kademelerini 3 basamakta inceleyebiliriz:

Tabii ki ideal ve istenen pozisyon lider-yönetici(3) olmaktır.

İnsanları sevk ve idarede sadece maddi yönünü esas alan bakış açısı maddi iktidar; işin içine insanın gönlüne, ruhuna hitap etmeyi esas alan yaklaşıma manevi otorite diyoruz.

Her yönetici maddi iktidar sahibidir, ancak manevi otorite sahibi değildir.

Manevi otorite sahibi olan lider-yöneticiler; saygınlığı ve örneklikleriyle muhataplarına hissettirmeden onları sevk ve idare ederler…

Konuyu başlıklar halinde özetlemeye çalışalım:

Önce gerekçesiyle başlayalım konumuza:

Neden yönetici, lider değil de, lider-yönetici olmalıyız?

Cengiz Aytmatov; "Gün gelir ve anlar ki insan, yaşadığı her şey bir yalandır, geriye, vazgeçemediği bir aşk ve kabullenemediği bir yalnızlık kalır” diyerek insanı anlatır.

Tek başına geldiğimiz dünyadan, yine tek başına ayrıldığımızda bizden geriye sadece dünyada aşkla davrandığımız insanların duası ve aşkla yaptığımız işler kalacak  dostlar.

Yunus Emre’nin ifadesinde de bu hakikat vardır: “Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez”

O halde halife olarak dünyaya imtihana gönderilen eşrefi mahlukat olan her insan; lider-yönetici olarak dünyada küçük büyük herkese ve küçük büyük her işe aşk’la bakmalı, aşk’la davranmalı, aşk’la bağlanmalı: Rabbine/eşine/çocuklarına/işine ve tüm yaratılmışlara…

Yönetici(1), lider(2) ve lider yönetici(3)nin özelliklerine akla kapı açacak misaller verelim:

Devamını oku...

1000 Yıllık Türk-İslam tarihinde ibret almak için üzerinde durulması gereken en önemli dönem 1538-1571 tarihleri arasındaki 33 yıllık dönemdir.

1538’de Preveze’de evire çevire Batı donanmasını yendik.

1571’de aynı Batı’nın donanması bizim donanmamızı İnebahtı’da tamamen yakarak yok etti.

Ve Batı Vatikan’da 449 yıldır bu zaferi bayram tadında kutluyor.

Vatikan’ın her tarafını İnebahtı’yı anlatan resimler süslüyor.

33 yılda ne oldu da ezici bir şekilde üstün olduğumuz Batı’ya karşı kaybettik.

Bu 33 yılı çözmeden bugünü de anlayamaz ve yorumlayamayız.

İki önemli tarihin merkezinde de Akdeniz var.

Akdeniz dünyanın akciğeri; İstanbul ise dünyanın kalbidir.

Akdeniz/akciğer güvende olmadan kalp sağlıklı çalışmaz.

Bu tespitten sonra “1538’den 1571’e 33 yılda ne oldu?” nun analizine geçelim.

Devamını oku...

Kur’an-ı Kerim kainat(afak) ve içimizden(enfüs) gelen ayetleri manaya döken modemimizdir.

Kur’an-ı Kerim devrede olmadan bu iki alemden gelen şifreler tam anlamıyla asla çözülemez.

Kur’an-ı Kerim okunurken asıl maksat Kur’an-ı Kerim’in kendisi değil, kainat ve içimizden doğup gelen ilhamlardır, şifrelerdir.

Kısaca; Kur’an-ı Kerim iç ve dış alemi anlama kılavuzumuzdur.

Dolayısıyla Kur’an- Kerim bütünüyle hafızamızda bütün manalarıyla hazır ve nazır olmalıdır.

Eksik dosya ile Windows işletim sisteminin çalışmadığı gibi, modemimiz olan Kur’an-ı Kerim 114 suresi 6236 ayetiyle bütünlüklü bir bakış açısı olmadan faydalı olmaz.

Buna Rabbimiz; “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? İçinizden bu şekilde davranan birinin dünya hayatındaki cezası ancak rezil rüsvâ olmaktır; kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine itilirler. Allah sizin yapmakta olduğunuzdan habersiz değildir.”(Bakara, 2/85, 86) ikazıyla dikkatimizi çekmektedir.

Bu usule dair açıklamamızdan sonra yazımızın başlığında ifade ettiğimiz konuya geçelim.

Hz. Süleyman (a.s.) hem peygamber hem de bilge kraldı.

Dünyanın belki de gelmiş geçmiş en güçlü hükümdarıydı, zira Allah’ın lütfuyla rüzgara hükmü geçiyor, kuşların dilini biliyor, küçük büyük mahlukat emrine amade idi.

Kur’an-ı Kerim’de anlatılan kudretli hükümdar Hz. Süleyman (a.s.) ile hüdhüd kuşu arasındaki diyalog bize çok kıymetli dersler vermektedir.

Diyaloğu aktaralım ve çıkaracağımız derslere bakalım.

“Süleyman, ordusunun kuşlardan oluşan birliğini denetlerken dedi ki: “Hüdhüd'ü niçin göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?

Devamını oku...

Fetö v.b. yapıların ortaya çıkmasını sağlayan toplumsal bir zemin var.

Bu zemini tanımak için zaman tünelinde kısa bir tarihi yolculuk yapalım.

Dinin aslı ve özü olan; güzel ahlak son Peygamber Hz. Muhammed(s.a.v.) ile tamamlandı.

Din ahlaktı, samimiyetti, sosyal hayatta bize tesir eden ilkelerdi ve bunlara SALİHAT denildi.

Ahlakı, samimiyeti, dürüstlük ve çalışkanlığı hatırlatan kişisel ibadetlere HASENAT denildi.

Hasenat salihate dönüşmüyorsa hiçbir önemi yoktu. Kıldığınız namaz sizi taşkınlık ve aşırılıktan alıkoymuyorsa o namaz namaz değil eğilip kalkmaktan ibaretti. Ankebut, 29/45

Hz. Peygamber ve 4 halifesi bu anlayışı yaşadı, uyguladı devlete ve topluma hakim kıldı.

Sıffin’den sonra işler değişmeye başladı.

İslam’a sokulmuş en büyük bid’at Bizans’tan Muaviye bin Ebu Süfyan tarafından alınan saltanatın kurumsallaştırılması ve İslami gibi gösterilmesi çabasıdır.

Devlette kurumsallaştırılan saltanat ümera, ulema, asker, kısaca hayatın bütün alanlarını etkiledi. Akıl iptal edildi, eleştiri kapısı kapatıldı, koşulsuz teslimiyet için gereken tüm adımlar atıldı.

Ehli beyte yapılan zulümler de dahil tüm olumsuzluklar İslam’dan referanslarla savunulmak istendi.

Bu Hz. Peygamber ve Raşid halifelerle kurumsallaştırılmaya çalışılan hilafeti ısırıcı bir saltanata dönüştürdü. Emeviler İslam’ı kendi kavimlerine kadar daraltıp, katı ırkçılık üzerine bir siyaset izleyerek Arap olmayanlara mevali tabir ederek her açıdan 2. Sınıf vatandaş muamelesi yaptılar, Arap olmayan Müslümanlardan haraç ve cizye aldılar.

Bu ısırıcı saltanattan kaçan ehli beyt ve diğer ashap Maveraünnehir bölgelerine çekildiler.

Türk Milleti olarak biz İslam’ı ehli beytten ve bu zulümden kaçan ashaptan öğrendik.

Büyük Selçuklu Devleti ve diğer Müslüman Türk devletlerinde ortaya çıkan İslam anlayışı beylikler ve Osmanlı Devletinde de 1516-1517 yılına kadar etti.

Yavuz Sultan Selim’in Mısır’dan el-Ezher’deki alimleri İstanbul’a getirip baş tacı yapması, Maveraünnehir’de oluşturulmuş kodların hızla değişmesine yol açtı.

Maturidi çizgisindeki Osmanlı, Eşarici bir çizgiye doğru hızla savruldu.

Aklın geri plana atıldığı, kaderin yanlış yorumlanmasıyla eskileri körü körüne taklidin hakim olduğu, Emevi döneminde oluşturulmuş eleştiri ve farklı fikir ve düşünceye kapalı dar ve sınırlı İslam’ı boğan kodlar Osmanlının umera, ulema ve askeri anlayışına hakim olmaya başladı.

Ufuktaki bu daralma hayatın tüm alanlarına yansıdı ve bana göre Osmanlı Devleti 1517’de duraklamaya başladı.

Osmanlı Devleti, 1571’de İnebahtı faciasını yaşadı, bir mermi, top atamadan tüm donamasını kaybetti; bu büyük bir şoktu ama maalesef uyanmaya yetmedi.

Devamını oku...

Buğday ile koyun, gerisi oyun.

Bu hakikat Habil Kabil’den beri böyle…

Temiz su ve sağlıklı gıda bütün zamanlarda yaşam için olmazsa olmazdır.

Askon Konya öncülüğünde düzenlenen Çatalhöyük Milli Tarım Zirvesi’ne katıldım.

Ülkem adına ümidimi artırdı bu zirve.

Zirve’de ülkemizin gıda ve tarıma dair bütün meseleleri konuşuldu ve gündem oluşturuldu.

Gen bankasından, endemik bitki zenginliğimize, hayvancılıktaki ihtiyaçlarımızdan, tohum bankasına enine boyuna çok çeşitli paylaşımları işin uzmanlarından dinledik.

Zirve  sonbaharda düzenlenecek ‘’Milli Tarım Şurası’’na davetle bitti.

Tarımda ciddi mesafeler aldığımızı memnuniyetle müşahede ettim.

Tabii ki daha almamız gereken çok mesafe var.

‘’Gayri memnunlar medeniyet kuramaz’’ der İbn Haldun.

Önce geldiğimiz mesafeye şükredeceğiz ve bu ileri adımlar için bu bize moral ve motivasyon kaynağı olacak.

Sonra emin adımlarla yolumuza devam edeceğiz.

Tespit ettiğim en acil konu buzağı ölümleri.

Bu bir zamanlar ülkenin gündemi olan bebek ölümlerini akla getirdi.

Sağlık bakanlığının yaptığı geniş çaplı çalışmalarla bebek ölümleri asgariye indirildi.

Birinci önceliğimiz buzağı ölümlerinin önlenmesi için milli bir seferberlik ilan edilmeli ve buzağı ölüm oranı hızla düşürülmeli.

Devamını oku...

Daha Fazla İçerik...

Sayfa 2 - 15

2