Pazartesi, Eylül 28, 2020

Text Size

Siyaset



Ashâb-ı Kehf kıssasının özünü teşkil eden ve ölümden sonra dirilişin bir misali olan uzun süre mağarada uyuyup yeniden uyanma hadisesi, İslâm’ın dışındaki diğer başka inanışlarda ve çeşitli efsanelerde de yer almaktadır.

Hindistan’da bir tek kişinin uzun süre uykuda kalması olayına rastlandığı gibi (Bhagavat Gita, Ramayana...), Hint kutsal kitaplarından Mahabharata’da yedi kişinin, peşlerinde bir de köpek olduğu halde riyâzet için krallığa ve dünyaya yüz çevirdikleri aktarılmaktadır.

Yahudilik’te ise Talmud’da Honi ha-Me‘aggel adlı şahsın yetmiş yıl, Abimelek’in de altmış altı yıl uykudan sonra uyandıkları hikâye edilmektedir.

Ashâb-ı Kehf ile ilgili kıssa ana hatlarıyla “Efes’in yedi uyurları” adıyla Hıristiyanlık’ta da mevcut olup İmparator II. Theodosios’un saltanatının otuz sekizinci yılında Efes şehrine yakın bir mağarada hiç bozulmamış bazı cesetlerin bulunması olayına dayanmaktadır.

Hıristiyanlık’ta VI. yüzyılın başından itibaren tâzimde bulunulan ve Kuzey Afrikalı hacı Théodose tarafından 530’lara doğru kabirleri ziyaret edilen “Efes’in yedi uyurları” ile ilgili kıssa hepinizin malumudur.

Ashâb-ı Kehf kıssasının anlatıldığı Kur’ân-ı Kerîm’in on sekizinci sûresine, bu kıssanın önemi dolayısıyla “Kehf” adı verilmiştir. Sûrenin 9-26. âyetlerinde bildirildiğine göre, putperest bir kavmin içinde Allah’ın varlığına ve birliğine inanan birkaç genç bu inançlarını açıkça dile getirip putperestliğe karşı çıkmış, taşlanarak öldürülmekten veya zorla din değiştirmekten kurtulmak için mağaraya sığınmışlardır. Yanlarındaki köpekleriyle birlikte orada derin bir uykuya dalan gençler muhtemelen 309 yıl sonra uyanmışlardır. Bu süre Kur’ân-ı Kerîm’de, “Onlar mağaralarında 300 yıl kaldılar, dokuz da ilâve ettiler” şeklinde belirtilmektedir.

Devamını oku...

Yaşadığımız koronavirüs günlerinin dünyaya format atıp, işlemi sil baştan yeniden başlattığı herkesin kabul ettiği bir gerçek.

21. Yüzyıl için her şey yeniden yükleniyor?

Peki, 21. Yüzyıl kimin yüzyılı olacak?

Millet ve devlet olarak en önde gelen adaylardan olduğumuza inanıyorum.

Şart şu ki; yapmamız gereken işleri yapabilirsek, görevlerimizi hakkıyla ifa edebilirsek.

Alev Alatlı; konuyu bizim açımızdan şöyle özetler: “3. Mustafa'nın 1700'lü yıllarda dile getirdiği, asgari 250 yıldır çözemediğimiz ağır bir liyakat sorunumuz var. Başkanlık sistemi ile çözebilirsek rahmetli Özal'ın kehaneti doğrulanır, 21. yüzyıl gerçekten de Türklerin yüzyılı olur inşallah. Liyakat sorunu çözüldüğünde Türkiye şahlanır. Bir kere, eğitimden adli sisteme, imardan enerjiye, tarımdan basına hemen her alanda gözlemlediğimiz o müthiş savurganlığın sonu gelir. Zor kazanılmış birikimlerimizi rasyonel yatırımlara dönüştürme imkânı doğar. Zaman yönetimi mümkün olur. Bir günlük işi bir aya yayıp sürüncemede bırakmaz, ödenekleri çarçur etmez, bütçeleri delmeyiz. Gözaltı süreleri kısalır. Mahkemeler daha hızlı karar alır. Çocuklar hangi sınava gireceklerini bilir. Tesisatçı gideri yanlış yere bağlamaz. Elektrikçi kabloyu izole eder, yangın çıkartmaz. Caddeler, en ufak bir serpintide göle dönmez. Dünyayı doğru okur, doğru yorumlar, kim dost, kim düşman doğru kestirirsek olası FETÖ'lere hazırlıksız yakalanmayız.

Hepsinden önemlisi, liyakat noksanının suçunu birbirimize atmaz, birbirimizi haksız kazançla, ihanetle suçlamaktansa meselelerin kök nedenlerine inme alışkanlığı kazanırız. Siyaset bile rasyonelleşir. Bizi kahreden olumsuzlukların ezici çoğunluğu, aktörlerin ehil olmamalarından kaynaklanıyor, ahlaksızlıklarından değil. Kısaca, liyakat meselesini çözer, emaneti ehline bırakmayı ilke edinirsek, etnik veya sınıfsal veya ideolojik kutuplaşma kaygıları yok olur, Türkiye 21 yüzyılda uçar! Ele güne karşı caydırıcı bir güç olmak da böyle bir şeydir zaten. Hayırhah bir güç olmak da öyle. Adli sistemin ihyası, milli eğitimin yalpalamalardan kurtarılması var.

Devamını oku...

"Massignon, avucundaki karta bir daha baktı, Nurettin'e dönerek "Demek, siz Türk’sünüz, öyle mi?" diye sordu. Aldığı "evet" cevabı üzerine, başını yukarı kaldırdı, gözlerini yumdu, derin bir âh çekti. Ardından da Fransızca "Nankör millet, nankör millet!" diye bir şeyler mırıldandı. Sonra Nurettin'in gözlerinin içine bakarak açtı ağzını yumdu gözünü; aklına ne geldiyse söyledi: "Yenilik diye, Avrupalı olacağız diye giriştiğiniz bu hareketlerin ne kadar yanlış ve yersiz olduğunu biliyor musunuz? Allah size cennet gibi bir vatan vermiş, şanlı bir tarihiniz, yüce bir dininiz, muhteşem bir kültürünüz, dünyada eşi benzeri olmayan bir mimariniz ve sanat eserleriniz var. Bütün bunları yok sayarak mı yoksa yok ederek mi büyük millet olacaksınız? Kendi kendinizi inkâr ve imha ederek mi Avrupalı olacaksınız? Bu çılgınlığı hiç bir millet yapmadı ve yapmaz. Hele siz hiç yapmamalısınız. Bu size yakışmaz. Buna hakkınız da yok! Siz kendiniz olmalısınız. Bu çılgınlığınıza anlam veremiyorum..." (Emin Işık, Çağdaş Bir Dervişin Dünyası,  33)

Yakın tarihimiz batı ile olan ilişkilerde bizim açımızdan çok acı hatırlarla dolu.

1571 İnebahtı yenilgisinden beri savunmada kalan yaralı bir bilinç birçok insanımızı hala bir kulunç gibi etkisi altında tutuyor.

O kadar acı örnekleri var ki, yerimin darlığından dolayı bana göre çok şey anlatan bir misalle konunun vehametini ortaya koymak isterim.

Avrupa’ya okusunlar, fen ve tekniği alsınlar, vatanlarını kalkındırsınlar ümidiyle gönderdiğimiz Jöntürklerin İngiltere sevgisi ve sempatisini en açık ve en bariz bir şekilde gösteren olaylardan birisi ise Meşrutiyet ilânının ilk haftasında İstanbul'da yaşanmıştı.

İngiliz elçisi Sir Gerard Lowther'in İstanbul'a gelişi sırasında o zamana kadar "Dersaadet"te yaşanmamış bir ilke imza atmışlardı Jöntürkler.

Devamını oku...

2019 Aralık ayında Çin’in Wuhan şehrinden çıkıp dünyaya yayılan yeni nesil corona virüsün (covid 19) tarihte önemli bir milat olduğu tartışmasız açık bir gerçek artık.

Bir çağ kapandı ve yeni çağ açıldı önümüze farkında mısınız?

Analog dünya kapandı dijital dünyaya geçmek artık herkes için mecburiyet!

Bireysel ve global planlar bu ilkeler üzerine yapılmalı.

Hesaplarını dijital dünya üzerine yapanlar kalır; yapamayan tarihin tozlu raflarında değil, dijital ekranlarda birkaç nostalji cümle içerisinde kaybolur gider.

Bilgisayarınıza etkili bir virüs veya spam bulaşmışsa yapacağınız tek iş formattır.

Yeni nesil corona virüs (covid 19) dünyanın bütün programlarına yerleşerek, dünyayı formata mecbur ediyor.

Dünyada artık bireyden devlete, ekonomiden spora, kültürden sanata küçük büyük bütün programlar format yemek zorundadır.

Peki formatta usul neydi?

Önemli bilgilerinizi sağlam bir kaynakta modeller bilgisayarınızı yeniden kurar, sonra bilgilerinizi tekrar yüklersiniz.

New Software/Yeni programı bilgisayarınızın hardware/alt yapısı kaldırmıyorsa bilgisayarınızın hardware’ni yükseltmek zorunda kalabilirsiniz.

Software’yi kaldırmayan hardware yükseltemeyen millet ve devletlere tarih by by der.

Bu iş ilk defa olmuyor dostlar.

Corona virüs bir kıvılcımdır sadece.

Tarihte şartlar yılların birikimiyle oluşur ve bir kıvılcım işin bahanesi olur.

Dünyayı bir tarafa bırakıp kendi ülkem için bu durumu 5 yıl önce ön görmüş ve gereken adımların bir an evvel atılmasının zaruretini kamuoyu ile paylaşmıştım.

Devamını oku...

“Hepiniz çobansınız ve sevk ve idarenizin altındakilerden sorumlusunuz” der Allah Resulü.

Her insan kendi ruh ve beden idaresinden başlayan ve genişleyen halkalarda sorumluluk sahibidir.

Bir şekilde bulunmakta zorunlu olduğumuz bu yönetim kademelerini 3 basamakta inceleyebiliriz:

Tabii ki ideal ve istenen pozisyon lider-yönetici(3) olmaktır.

İnsanları sevk ve idarede sadece maddi yönünü esas alan bakış açısı maddi iktidar; işin içine insanın gönlüne, ruhuna hitap etmeyi esas alan yaklaşıma manevi otorite diyoruz.

Her yönetici maddi iktidar sahibidir, ancak manevi otorite sahibi değildir.

Manevi otorite sahibi olan lider-yöneticiler; saygınlığı ve örneklikleriyle muhataplarına hissettirmeden onları sevk ve idare ederler…

Konuyu başlıklar halinde özetlemeye çalışalım:

Önce gerekçesiyle başlayalım konumuza:

Neden yönetici, lider değil de, lider-yönetici olmalıyız?

Cengiz Aytmatov; "Gün gelir ve anlar ki insan, yaşadığı her şey bir yalandır, geriye, vazgeçemediği bir aşk ve kabullenemediği bir yalnızlık kalır” diyerek insanı anlatır.

Tek başına geldiğimiz dünyadan, yine tek başına ayrıldığımızda bizden geriye sadece dünyada aşkla davrandığımız insanların duası ve aşkla yaptığımız işler kalacak  dostlar.

Yunus Emre’nin ifadesinde de bu hakikat vardır: “Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez”

O halde halife olarak dünyaya imtihana gönderilen eşrefi mahlukat olan her insan; lider-yönetici olarak dünyada küçük büyük herkese ve küçük büyük her işe aşk’la bakmalı, aşk’la davranmalı, aşk’la bağlanmalı: Rabbine/eşine/çocuklarına/işine ve tüm yaratılmışlara…

Yönetici(1), lider(2) ve lider yönetici(3)nin özelliklerine akla kapı açacak misaller verelim:

Devamını oku...

Daha Fazla İçerik...

Sayfa 1 - 15

Başlangıç
Önceki
1