Geçen haftaki yazımızın başlığı “ESKİ HAL MUHAL YA YENİ HAL YA İZMİHLAL” DİYORSANIZ: EVET, EVET, EVET” idi.

Ömrü boyunca hep değişimi, dönüşümü kovalayan Bediüzzaman bu sözü söylemesinin üzerinden bir asırdan fazla zaman geçti. Ama bu söz, bu gün için de en az o zaman kadar anlamlı ve önemli.

1431 yıllık İslam tarihine derinlemesine baktığımda (gerek İslam Mezhepleri ve Fırkaları tarihini, gerekse “Alevilik” tarihini incelediğimde ) şu hakikati net olarak görürüz. Peygamberin, insanları özgürleştirmek ve sadece yaratıcılarına kul olmalarını sağlamak için getirdiği “en adil yönetim sistemi “ 30 yıl  devam etmiştir. Bu zaman dilimi tarihe asrı saadet olarak kayıt düşülmüştür. Peygamber ”benim hilafetim 30 yıldır, ondan sonra ısırıcı bir saltanat gelecektir” sözüyle 30 yıldan sonraki zamanın Kuran ve Sünnetin önerdiği ideal yönetim tarzı olmadığını ifade etmiştir.

30 yıl hilafetten sonra İslam’ın temiz, saf, abı hayat dediğimiz suyu Sıffin olayından sonra bozulmaya başlamıştır. Sıffin bana göre İslam tarihindeki en önemli kırılma noktasıdır.

Sıffin olayı ve sonrasında Muaviye b. Ebu Süfyan’ la başlayan “ısırıcı” saltanat hayatın her alanını etkilemiştir. Siyaset, eğitim, ekonomi, ahlak, sanat v.b. tüm alanlara ısırıcı ve baskıcı bir saltanat ruhu hakim olmuştur. Bu anlayış saltanatı devam ettiren devletlerde de aynen sürdürülmüştür.

Adalet, özgürlük, insan hakları bazı adil hükümdarların şahsi gayretleriyle sağlanmış olsa da genel itibariyle ihlal edilmiştir. Özellikle Emevilerle birlikte Fetih anlayışı dahi saltanatın yörüngesinde değişmiş ve İslam’da ki fırkaların oluşmasında en temel sebep olarak ortaya çıkmıştır. Peygamber ve sahabenin izlediği fetih yaklaşımı ile emeviler ve sonraki İslam devletlerinin fetihleri arasında çok temel anlamda farklılıklar oluşmuştur. Hilafet anlayışında gönüller, kalpler fethedilirken, saltanat anlayışında bu fetihler daha çok askeri fetihler olarak kalmıştır. (geniş bilgi için bkz: http://www.cemilpasli.com/turk-aleviligi/orta-asya-fetihleri-orta-asya-fetihleri )

Onun için okumalarımızda ve değerlendirmelerimizde İslam’ı önceliyor ve önemli görüyorsak Sıffin’ den önce ve Sıffin’den sonra diye iki ayrı bakışla tarihi ele almamız gerektiğini düşünüyorum. Bu 1400 yıllık saltanat sürekli devam etmiş iyi insanların elinde güzel neticeler verse de, kötü insanların elinde tam bir zulüm müessesine dönüşmüştür.

Osmanlının yıkılması ve Cumhuriyetin kurulmasıyla saltanat yıkılsa da bu kez halk adına karar veren müesseseler oluşmuştur. Tek kişinin yerine kararlar alan oligark diyeceğimiz bu kurumlar vesayete muhtaç gördükleri halk adına kendileri karar vermeye, anayasa ve yasa yapmaya devam etmişlerdir. Halka tepeden bakan bu yapılar tarafından yapılan 12 Eylül anayasası bu güne kadar etkinliğini sürdürmüştür. Yani trenin gideceği rayları ve rotasını bu oligarklar belirlerken, demokrasi görüntüsü olsun, dünyaya rezil olmayalım gibi mülahazalarıyla “dostlar alışverişte görsün kabilinden trenin yönetimine dair kısıtlı bir kısım imkânları halkın temsilcilerine bırakmışlardır.

12 Eylül 2010 da, 1400 yıldan sonra ilk defa halka, kendi yönetimiyle ilgili temel konularda kendinin karar vermesi imkânı kendisine tanınmış, halkta bu imkânı çok güzel değerlendirmiş, saadet sarayının kapısını açmıştır. Bundan sonra en yüksek sesle “bir daha saltanata asla”, “bir daha oligarklara asla” ,”tam özgürlükçü, tam demokratik anayasa “ talebiyle yoluna devam etmelidir.

Cumhuriyeti ilan eden Birinci Büyük Millet Meclisi'nde, "Riyaset Makamı"nın yani başkanlık kürsüsünün hemen arkasında iki anlamlı levha vardı: "Hâkimiyet milletindir" sözü ve "Ve emrühüm şûrâ beynehüm" (Şûrâ Suresi, 38) ayeti. Söz konusu ayet-i kerimede, "Onların (yani Müslümanlar'ın) meselelerini çözme usulü danışmadır" buyruluyordu. "Hâkimiyet milletindir" sözü ise yönetici iradeyi, padişahlık sistemindeki gibi bir ferde veya zümreye değil millete ve haliyle onun temsilcilerine veriyordu.

Yakın tarihimizde bu hakikatlerin hayata geçirilemediği hepimizin malumu. İşte şimdi 13 Eylül de açılan kapıyla bu gerçekleri hayata geçirme imkânı oluşmuştur. Referandum döneminde olduğu gibi referandum da “evet” için çaba gösteren kesimlerin çok daha fazla bir çaba ile yeni anayasa, “ milletin anayasası” için çalışmalıdır. Özellikle STK lar ve basına bu konuda büyük görevler düşüyor.