Pazartesi, Eylül 28, 2020

Text Size

Edebiyat



Konfüçyüs’e, “Ülkenin bütün yönetimi sana bırakılsaydı ilk iş olarak ne yapardın?” diye sorulduğunda,

“Hiç kuşkusuz dili gözden geçirmekte, dili düzeltmekle işe başlardım” der.

“Niçin dil?” diye sorulduğunda ise,

“Dil düzgün olmayınca söylenen söylenmek istenen değildir, söylenen söylenmek istenen olmayınca yapılması gereken yapılmadan kalır, yapılması gereken yapılmadan kalınca törelerle sanatlar geriler, törelerle sanatlar gerileyince de adalet yoldan çıkar. Adalet yoldan çıkınca halk çaresizlik içinde kalır. Bu sebeple söylenmesi gereken başıboş bırakılamaz. Onun için dil her şeyden önemlidir.”[1]

Rabbimizle, eşimizle, çocuklarımızla ve halka halka açılan insan topluluklarıyla, fert fert ya da toplu olarak kurduğumuz iletişimde en çok üzerinde durmamız gereken “dil”dir.

Zira bu ilişkilerin yönetilmesinde en belirleyici unsur “dil”dir.

Babamız Hz. Adem (a.s.)’in halifelik misyonunda kendisine, dolayısıyla bize de verilen en önemli değer eşyanın hakikatine vukufiyeti yani esmanın öğretilmesidir.[2]

İyi bir iletişim için kişi kullandığı bütün kelimelerin gerçekten neye işaret ettiğini, hangi manaya geldiğini etrafını cami, ağyarını mani şekliyle bilmelidir.

Doğru iletişim için önce ses ve kelimelerin yerli yerince kullanılmasıyla başlar.

Dil ağzımda annemin sütüdür. Yahya Kemal Beyatlı

Devamını oku...

300 yıllık arayışlar döneminde yaptığımız en büyük hatalardan birisi ve en önemlisi bizi biz yapan irfandan kopup, batıdan kopyaladığımız kültür bataklığına saplanmamız oldu.

Oysa asırlardır irfanla gelişen bir millette kültür karşılığı olmayan bir kavramdı.

Bu ontolojik savruluş bize çok pahalıya mal oldu.

Bir hayat nizamı olan dinimiz İslam’ı “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” yaklaşımı ile hem diğer muharref dinlerle aynı kefeye koyduk, hem de genel kültürden ibaret malumattan ibaret olduğu yanlışına düştük.

Cemil Meriç, kültürü “katı ve fakir” bulur; onun karşısına medeniyeti değil, irfanı koyar. İrfan; kültürü de, medeniyeti de, dünya görüşünü de içeren bir anlam zenginliğine sahiptir. Meriç’in irfan tanımı, insan ile varlık arasındaki ilişkinin maddi ve manevi yönlerini ihtiva edecek genişlikte olduğunu göstermektedir:

“Batı’nın kültürü var, bizim irfanımız. İrfan, insanoğlunun has bahçesi, ayırmaz, birleştirir. Bu bahçede kinler susar, duvarlar yıkılır, anlamsızlıklar sona erer. İrfan kendini tanımakla başlar. Kendini tanımak için yargıların köleliğinden kurtulmak gerekir. İrfan, nefis terbiyesi, olgunluğa açılan kapı, amelle taçlanan ilim. Kültür, irfana göre katı ve fakir. İrfan, insanı insan yapan vasıfların bütünü, yani hem ilim, hem iman ve hem de edep, Batı kültürün vatanı. Ne Batı’yı tanıyoruz, ne Doğu’yu; en az tanıdığımız ise kendimiz.”[1]

Cemil Meriç irfanın yerine koyduğumuz kültürün en önemli referanslarından olan hümanizm üzerinde de uzun uzun tahliller yapar. “Hümanizm, insan haysiyetine saygı, insana tabiat içinde istisnai bir değer vermekse, İslamiyet tek gerçek hümanizmdir” der Meriç. Ama insanı tanrının yerine koymaya gayreti olarak hümanizme ve insan-merkezciliğe şiddetle karşı çıkar. Hümanizm insanı ilahlaştırırken İslam, onu varlık dairesi içinde layık olduğu saygın bir yer verir. Meriç hümanizmin sağ sol versiyonlarına şiddetle karşı çıkarken, Kemal Tahir’den de bir alıntı yapar: “Hümanizm, dünyanın en namussuz sömürüsü olan burjuva sömürüsünü ört bas etmek için ileri sürülmüş bir duman parçasıdır.”[2]

İrfanından koparak kültür ve hümanizme kaymış Müslümanı müstağrib olarak değerlendirir Meriç: “İrfanından kopan, ana dilini bile unutan müstağribler kafilesi kime, neye bağlanacak?...Müstağrib ne yeni bir dünya görüşü kurabilir, ne de Batı’nın cömertçe sunduğu türlü ideolojiler arasında seçim yapacak güçtedir. Seçmek için, anlamak lazım; anlamak için, karşılaştırmak. Mukayese, irfana dayanır.”[3]

Ne Batı’lı olabilmiş, ne Doğu’lu kalabilmiş müstağrib aydınlara şu tespitlere yol gösterir: “19. asra kadar, Osmanlı ülkesinde ortak bir şuur vardı: İslamiyet. Vahye dayanan hakikatler bütünü… Sosyal bir sınıfın yahut kavmin değil, ümmetin inançlarını dile getiriyordu. Ayıran değil, birleştirendi… Yunus’un mısralarını kanatlandıran imanlar, Mesnevi’deki pırıltılar aynı ezeli nurdan. İslamiyet Sülaymaniye’de kubbe, Itri’de nağme, Baki’de şiir.”[4]

Bugün İslam, birçok insanın zihninde sembollerle ifade edilen ve yaşanan bir kültür maalesef.

“Meeting Müslümanlığı” ismini verdiğim bu yaklaşımda İslam özünden koparılıp belli şekil, mekan ve zamanlarda yaşanan bir kültür haline getirildi.

Devamını oku...

İnsanın dünya ve ahireti için en çok üzerinde titremesi gereken değer dünya ve ahiret saadetinin anahtarı olan hikmet ve hidayet olmalıdır.

“O, tercihini doğru yapana hikmeti verir. Kime hikmet verilirse, ona çokça iyilik yapılmış olur. Bu bilgiyi sağlam duruşlu akıl sahibi olanlardan başkası elde edemez. Bakara, 2/269.

Hidayetin kaynağı olan hikmeti elde etmede temel olarak 2 adet kanalımız var.

Bunlardan birincisi aklımız ve ekibinin kullanıldığı nazar metodu.

Kur’an-ı Kerim’de 84 yerde geçen akıl/taakkul, fikir/tefekkür, zikir/tezekkür, tedbir/tedebbür kelimeleriyle anlatılan nazarın en temel vurgusu şu ayetle ifade edilmiştir:

“(Ey insanoğlu!) Allah`ın rahmetinin işaretlerine bir bak. Nasıl yeri ölümden sonra diriltiyor? Şüphe yok ki, o ölüleri diriltir. O, her şeye gücü yetendir.” Rum, 30/50.

Hidayet kaynağı 2. Kanalımız kalbimiz ve ekibinin kullanıldığı müşahede metodu.

Vicdanımız başta olmak üzere bütün hissiyatımız bize Rabbimizi derinden derine anlatır.

“O (Allah`a yönele)nler, iman eden ve Allah`ı anmakla kalpleri huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah`ı anmakla huzur bulur.” Ra’d, 13/28.

Demek ki nazarla başlayan hikmetin hidayete dönüşmesi müşahede ile tamamlanıyor.

Nazar ve müşahedeyi bir kuşun kanatları gibi düşünürsek, hikmet ve hidayete ilk kanat çırpış sağ kanatla nazardan geliyor, sol kanat müşahede ile kemale eriyor.

Bu ikisi birbirini tamamlar.

Nazar mı, müşahede mi? Tamamen anlamsız ve saçma bir sorudur.

Devamını oku...

02 Mart 2019 Cumartesi günü saat 16.00 da Konya Koyunoğlu Müzesi konferans salonunda Konya Büyükşehir Belediyesi ve Selçuk Üniversitesi Mevlana Araştırması Enstitüsü’nce düzenlenen İkindi Sohbetleri programında ‘’Mevlana ve İletişim’’ konusunu 50 dakikalık bir sunumla arz edeceğim.

‘’Mevlana ve İletişim’’ konusunu merak eden bütün dostlarımı programa davet ediyorum.

Programa katılamayanlar daha sonra ‘’İkindi Sohbetleri Mevlana ve İletişim’’ konu başlığı ile You Tube’den izleyebilirler.

Sunum planımı, neler konuşacağımı, nelerden bahsedeceğimi sizlerle paylaşmak isterim:

İletişimin önemi

Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir. Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah insanlar için örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler.  Kötü (murdar) söz ise, kötü bir ağaç gibidir. Onun kökü yerin üstünden koparılmış, kararı (yerinde durma, tutunma imkanı) kalmamıştır. Allah, iman edenleri, dünya hayatında ve ahirette sapasağlam sözle sebat içinde kılar. Zalimleri de şaşırtıp-saptırır; Allah dilediğini yapar. (İbrahim Suresi, 24-27)

“Öf” bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle.’’ (İsra Suresi, 23)

“İkiniz Firavun’a gidin, çünkü o, azmış bulunuyor.” “Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür veya içi titrer-korkar.” (Taha Suresi, 43-44)

“Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.’’ (İsra Suresi, 53)

Cennet’e götürecek amel Allah tarafından bağışlanmaktır). Bağışlanmanın sebepleri de bolca selam vermek ve güzel konuşmaktır.” Hz. Muhammed(s.a.v.)

İlişkilerin yenilgisi genellikle iletişim yenilgisidir. Zygmunt Bauman

İletişimin kodları/kökleri/zaman/mekan

İbn Tufeyl/Abentofail(1105-1185)-Marakeş-Hay bin Yakzan: ‘Esrarü’l-Hikmeti’l-Meşrikiye’. Bu ilk ‘felsefi roman’ ve ilk ‘robinsonad’, Tanpınar’ın deyişiyle ‘Müslüman aleminin felsefi tek romanı’, 14. Yüzyıldan başlayarak belli başlı Avrupa dillerine çevrildi; Defoe, Bacon, Spinoza ve More gibi pek çok düşünür ve sanatçı üzerinde etkili oldu. Doğu, özellikle Osmanlı ise İbn Tufeyl’e ve yapıtına ilgisiz kaldı: Üzerindeki ‘Hay bin Yakzan’ etkileri özel çalışmalara konu olan ‘Robinson Crusoe’ defalarca Türkçe’ye çevrildiği halde, ‘Hay bin Yakzan, dilimize kazandırılmak için 1923 yılını, kitaplaşabilmek için de 1985 yılını bekleyecekti. Bu yeni ve genişletilmiş baskıda, İbn Tufeyl’in ‘Hay bin Yakzan’ına ek olarak –M.Şerefeddin Yaltkaya’nın çevirisi ve İslam dünyasında alegorik öykü geleneğinin tarihçesini ve düşünsel arka planını aktardığı giriş yazısıyla İbn Sina’nın ‘Hay bin Yakzan’ı da yer alıyor.

Daniel De Foe-(1660/1731)-Londra-Robinson de Crusoe

Maveraünnehir/Türkistan/Şarkiyatçılık/Oryantalizm

Mevlana Celaleddin Rumi(1207 Belh-1273 Konya)-Gönül

Siraceddin Urmevi(1198 Urmiye – 1283 Konya)-Akıl

Sadreddin Konevi(1209, Malatya- 1274 Konya)- Vicdan

Muhyiddin Arabi(1165, Murcia, Endülüs-1240, Şam, Suriye)

İletişimin kodları/Arka plan

Ebu Mansur Maturidi(853/944)

Mevlanamız-Allah/Kur’an-ı Kerim

Hocamız-Hz. Muhammed(s.a.v.)/Sahih Sünnet

….(Ebu Mansur)

Ahmet Hamdi Tanpınar bir gün Yahya Kemal’e sorar:

Devamını oku...

Konuşarak ve yazarak kendinde olanla kendini ifade edebilme eşref-i mahlukat olan insanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliğidir.

İletişim imkanlarının çoğalması ve kolaylaşması insanın konuşma ve yazma isteğini sürekli artırıyor.

Bu işten para kazanan sistem insanları sürekli teşvik ediyor.

Daha çok konuş,

Daha çok paylaş,

Daha çok görün v.s.

Oysa iletişimde asıl olan kendimize ait, özgün ürünümüzü paylaşmak.

Yani bir kuş gibi aldığın gıdaları ağzında çiğneyip yavrunun ağzına koymak değil, bir koyum gibi yediklerini hazmedip, bembeyaz bir süt halinde yavruna takdim etmek.

Kısacası bal arısı gibi kitap ve insanlardan topladığın nektarları kendi kovanına çekilip bal yapmadıkça paylaşmamak gerekiyor.

Paylaştığında sana ait olmayan, senin bünyenden geçmemiş bir cümle seni sadece zayıflatıyor, yıpratıyor, bitiriyor.

Kendine ait olmayan kelimeleri mana ile dolduramayan zihinler , kelimeleri süslemeye mecbur kalıyor.

Lafız manaya hizmet etmesi gereken bir zarf iken mazruf yani mana olmadığı ya da çok zayıf kaldığı için ön plana çıkıyor.

Bence bu gün siyasette, sanatta, edebiyatta v.b. alanlarda en büyük ihtiyacımız; Kendi özgün emeğimizin ürünü olan mananın mütevazı bir lafızla/zarfla sunulduğu iletişim biçimi.

Bunun yolu ise hakikatleri önce kendimiz yaşamamız, dışarıdan halimizi aktarmamızı isteyenlere mütevazı ve kısık sesle aktarmak.

Yoksa cılız manayı süslemek için lafza ağırlık vermek insanları zamanla lafızperest yapıyor.

Bir örnek vermek isterim.

Devamını oku...

Daha Fazla İçerik...

Sayfa 1 - 4

Başlangıç
Önceki
1