Çarşamba, Ağustos 05, 2020

Text Size

Son Yazılarım



Konfüçyüs’e, “Ülkenin bütün yönetimi sana bırakılsaydı ilk iş olarak ne yapardın?” diye sorulduğunda,

“Hiç kuşkusuz dili gözden geçirmekte, dili düzeltmekle işe başlardım” der.

“Niçin dil?” diye sorulduğunda ise,

“Dil düzgün olmayınca söylenen söylenmek istenen değildir, söylenen söylenmek istenen olmayınca yapılması gereken yapılmadan kalır, yapılması gereken yapılmadan kalınca törelerle sanatlar geriler, törelerle sanatlar gerileyince de adalet yoldan çıkar. Adalet yoldan çıkınca halk çaresizlik içinde kalır. Bu sebeple söylenmesi gereken başıboş bırakılamaz. Onun için dil her şeyden önemlidir.”[1]

Rabbimizle, eşimizle, çocuklarımızla ve halka halka açılan insan topluluklarıyla, fert fert ya da toplu olarak kurduğumuz iletişimde en çok üzerinde durmamız gereken “dil”dir.

Zira bu ilişkilerin yönetilmesinde en belirleyici unsur “dil”dir.

Babamız Hz. Adem (a.s.)’in halifelik misyonunda kendisine, dolayısıyla bize de verilen en önemli değer eşyanın hakikatine vukufiyeti yani esmanın öğretilmesidir.[2]

İyi bir iletişim için kişi kullandığı bütün kelimelerin gerçekten neye işaret ettiğini, hangi manaya geldiğini etrafını cami, ağyarını mani şekliyle bilmelidir.

Doğru iletişim için önce ses ve kelimelerin yerli yerince kullanılmasıyla başlar.

Dil ağzımda annemin sütüdür. Yahya Kemal Beyatlı

Devamını oku...

Ashâb-ı Kehf kıssasının özünü teşkil eden ve ölümden sonra dirilişin bir misali olan uzun süre mağarada uyuyup yeniden uyanma hadisesi, İslâm’ın dışındaki diğer başka inanışlarda ve çeşitli efsanelerde de yer almaktadır.

Hindistan’da bir tek kişinin uzun süre uykuda kalması olayına rastlandığı gibi (Bhagavat Gita, Ramayana...), Hint kutsal kitaplarından Mahabharata’da yedi kişinin, peşlerinde bir de köpek olduğu halde riyâzet için krallığa ve dünyaya yüz çevirdikleri aktarılmaktadır.

Yahudilik’te ise Talmud’da Honi ha-Me‘aggel adlı şahsın yetmiş yıl, Abimelek’in de altmış altı yıl uykudan sonra uyandıkları hikâye edilmektedir.

Ashâb-ı Kehf ile ilgili kıssa ana hatlarıyla “Efes’in yedi uyurları” adıyla Hıristiyanlık’ta da mevcut olup İmparator II. Theodosios’un saltanatının otuz sekizinci yılında Efes şehrine yakın bir mağarada hiç bozulmamış bazı cesetlerin bulunması olayına dayanmaktadır.

Hıristiyanlık’ta VI. yüzyılın başından itibaren tâzimde bulunulan ve Kuzey Afrikalı hacı Théodose tarafından 530’lara doğru kabirleri ziyaret edilen “Efes’in yedi uyurları” ile ilgili kıssa hepinizin malumudur.

Ashâb-ı Kehf kıssasının anlatıldığı Kur’ân-ı Kerîm’in on sekizinci sûresine, bu kıssanın önemi dolayısıyla “Kehf” adı verilmiştir. Sûrenin 9-26. âyetlerinde bildirildiğine göre, putperest bir kavmin içinde Allah’ın varlığına ve birliğine inanan birkaç genç bu inançlarını açıkça dile getirip putperestliğe karşı çıkmış, taşlanarak öldürülmekten veya zorla din değiştirmekten kurtulmak için mağaraya sığınmışlardır. Yanlarındaki köpekleriyle birlikte orada derin bir uykuya dalan gençler muhtemelen 309 yıl sonra uyanmışlardır. Bu süre Kur’ân-ı Kerîm’de, “Onlar mağaralarında 300 yıl kaldılar, dokuz da ilâve ettiler” şeklinde belirtilmektedir.

Devamını oku...

Yaşadığımız koronavirüs günlerinin dünyaya format atıp, işlemi sil baştan yeniden başlattığı herkesin kabul ettiği bir gerçek.

21. Yüzyıl için her şey yeniden yükleniyor?

Peki, 21. Yüzyıl kimin yüzyılı olacak?

Millet ve devlet olarak en önde gelen adaylardan olduğumuza inanıyorum.

Şart şu ki; yapmamız gereken işleri yapabilirsek, görevlerimizi hakkıyla ifa edebilirsek.

Alev Alatlı; konuyu bizim açımızdan şöyle özetler: “3. Mustafa'nın 1700'lü yıllarda dile getirdiği, asgari 250 yıldır çözemediğimiz ağır bir liyakat sorunumuz var. Başkanlık sistemi ile çözebilirsek rahmetli Özal'ın kehaneti doğrulanır, 21. yüzyıl gerçekten de Türklerin yüzyılı olur inşallah. Liyakat sorunu çözüldüğünde Türkiye şahlanır. Bir kere, eğitimden adli sisteme, imardan enerjiye, tarımdan basına hemen her alanda gözlemlediğimiz o müthiş savurganlığın sonu gelir. Zor kazanılmış birikimlerimizi rasyonel yatırımlara dönüştürme imkânı doğar. Zaman yönetimi mümkün olur. Bir günlük işi bir aya yayıp sürüncemede bırakmaz, ödenekleri çarçur etmez, bütçeleri delmeyiz. Gözaltı süreleri kısalır. Mahkemeler daha hızlı karar alır. Çocuklar hangi sınava gireceklerini bilir. Tesisatçı gideri yanlış yere bağlamaz. Elektrikçi kabloyu izole eder, yangın çıkartmaz. Caddeler, en ufak bir serpintide göle dönmez. Dünyayı doğru okur, doğru yorumlar, kim dost, kim düşman doğru kestirirsek olası FETÖ'lere hazırlıksız yakalanmayız.

Hepsinden önemlisi, liyakat noksanının suçunu birbirimize atmaz, birbirimizi haksız kazançla, ihanetle suçlamaktansa meselelerin kök nedenlerine inme alışkanlığı kazanırız. Siyaset bile rasyonelleşir. Bizi kahreden olumsuzlukların ezici çoğunluğu, aktörlerin ehil olmamalarından kaynaklanıyor, ahlaksızlıklarından değil. Kısaca, liyakat meselesini çözer, emaneti ehline bırakmayı ilke edinirsek, etnik veya sınıfsal veya ideolojik kutuplaşma kaygıları yok olur, Türkiye 21 yüzyılda uçar! Ele güne karşı caydırıcı bir güç olmak da böyle bir şeydir zaten. Hayırhah bir güç olmak da öyle. Adli sistemin ihyası, milli eğitimin yalpalamalardan kurtarılması var.

Devamını oku...

Soru sormak güzeldir, hakikati ortaya çıkarır.

Hakikat ise sizi özgür kılar.

Ve o gerçek sizin mahşerdeki urbanızdır.

Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah bize sorular sormayı öğretir:

Binlerce ayette bildirilen sorular ve sorgulamalarla adeta bizlerin önü açılır.

Rahman suresinde "İmdi Rabbinizin nimetlerinin hangisini yalanlıyorsunuz?" ayeti 31 defa tekrar edilerek konu tamam anlamıyla pekiştirilmiştir.

Peygamberimiz ashabını soru sormak konusunda cesaretlendirmiş; ashapta her konuyu açıkça sormuşlardır. Kendinden emin bir şekilde söylediği şeyleri dahi sahabe; önce edeple bu cümlenin vahiy olup olmadığını sormuş, sonra da eleştirerek farklı bir görüş ortaya koyabilmişlerdir.

Bedir’de ordunun konuşlanışı, Bedir esirleri konusu, Hudeybiye antlaşma maddeleri, Uhud savaşı öncesi istişare.

Öncelikle ahkâmla ilgili sorularda ifrata gittiklerinde ise onları uyarmıştır:

"Sizden öncekiler, peygamberlerine çok soru sormaları ve aldıkları cevaplarla amel etmemeleri yüzünden helak olmuşlardır."

Bu tepki üzerine ashap sorularına ara vermiş, bu kez de Hz. Cebrail (a.s.) yolcu suretinden gelmiş ve “İman nedir?, İslam nedir, İhsan nedir?” sorularıyla başlayan meşhur Cibril hadisinin oluşmasını sağlamıştır. Böylece ashaba soru sormaya devam etmeleri hatırlatılmıştır.

Mekke’de imanın tesisinde Dar’ul-Erkam’da, Medine’de Devletin teşekkülünde Asha-ı Suffe’de zeki talebeler nefes almadan soru soruyorlar, Allah Resulü (s.a.v.)’de sabırla, usanmadan, bıkmadan cevap veriyordu.

Erkek kadın ashabını o kadar iyi eğitmişti ki, o günün dünyasında kadınlar birçok konuda çok gerilerde iken, İslam’dan önce araplar kızlarını diri diri toprağa gömüyor iken; kadınlar  her tür suallerini bizzat Allah Elçisi (s.a.v.)e iletiyorlar ve cevaplarını dinliyorlardı.

Allah Resulü (s.a.v.) bunu övmüş ve adeta ümmetine de mesaj vermişti:

Devamını oku...

"Massignon, avucundaki karta bir daha baktı, Nurettin'e dönerek "Demek, siz Türk’sünüz, öyle mi?" diye sordu. Aldığı "evet" cevabı üzerine, başını yukarı kaldırdı, gözlerini yumdu, derin bir âh çekti. Ardından da Fransızca "Nankör millet, nankör millet!" diye bir şeyler mırıldandı. Sonra Nurettin'in gözlerinin içine bakarak açtı ağzını yumdu gözünü; aklına ne geldiyse söyledi: "Yenilik diye, Avrupalı olacağız diye giriştiğiniz bu hareketlerin ne kadar yanlış ve yersiz olduğunu biliyor musunuz? Allah size cennet gibi bir vatan vermiş, şanlı bir tarihiniz, yüce bir dininiz, muhteşem bir kültürünüz, dünyada eşi benzeri olmayan bir mimariniz ve sanat eserleriniz var. Bütün bunları yok sayarak mı yoksa yok ederek mi büyük millet olacaksınız? Kendi kendinizi inkâr ve imha ederek mi Avrupalı olacaksınız? Bu çılgınlığı hiç bir millet yapmadı ve yapmaz. Hele siz hiç yapmamalısınız. Bu size yakışmaz. Buna hakkınız da yok! Siz kendiniz olmalısınız. Bu çılgınlığınıza anlam veremiyorum..." (Emin Işık, Çağdaş Bir Dervişin Dünyası,  33)

Yakın tarihimiz batı ile olan ilişkilerde bizim açımızdan çok acı hatırlarla dolu.

1571 İnebahtı yenilgisinden beri savunmada kalan yaralı bir bilinç birçok insanımızı hala bir kulunç gibi etkisi altında tutuyor.

O kadar acı örnekleri var ki, yerimin darlığından dolayı bana göre çok şey anlatan bir misalle konunun vehametini ortaya koymak isterim.

Avrupa’ya okusunlar, fen ve tekniği alsınlar, vatanlarını kalkındırsınlar ümidiyle gönderdiğimiz Jöntürklerin İngiltere sevgisi ve sempatisini en açık ve en bariz bir şekilde gösteren olaylardan birisi ise Meşrutiyet ilânının ilk haftasında İstanbul'da yaşanmıştı.

İngiliz elçisi Sir Gerard Lowther'in İstanbul'a gelişi sırasında o zamana kadar "Dersaadet"te yaşanmamış bir ilke imza atmışlardı Jöntürkler.

Devamını oku...

Coronavirüs (covid 19) günleri bir kez daha en değerli kurum olarak aileyi ve en kıymetli mekân olarak sığınağımız evimizin önemini açık bir şekilde ortaya koydu.

Evlilik akdiyle kurulan ailenin ilki cennette Yüce Allah’ın kıydığı nikâhla insanlığın anne ve babası Hz. Âdem (a.s.) ile Hz. Havva (r. anhuma) arasında kuruldu.

Eşlerin birbiriyle ilişkisini en güzel anlatan ifadelerden birisi de; Nisa Suresi 21. Ayette geçen “efda: adamak” kelimesidir. “Efda: adamak” kelimesi, eşlerin birlikte yaşadığı duyguları, sevgileri, şefkatleri, fedakârlıkları, ortak arzuları, mahremiyetleri, özelleri ve her türlü özel/genel iletişim biçimlerini anlatıyor. Efda fiili, hayatın her alandaki birlikteliği ortaya koyar. Bu ifadede geçim zamanlarına ilişkin birçok manzarayı gözler önüne seriyor ve ailenin eşlerin birbirlerine “adanmış ruhlar” olarak devam edebileceği dersini veriyor:

“Kendinizi birbirinize adadıktan ve eşiniz sizden sağlam bir taahhüt (nikâh) aldıktan sonra verdiğinizi ondan nasıl geri alabilirsiniz?”[1]

İsmini insanlığın annesi kadın(Nisa)dan alan surenin ilk ayetinde yaratılışımız anlatılır. Bizi bir tek nefisten yaratan sonra erkek ve kadın olarak ayıran Yüce Allah ilk cennetine eşler olarak yerleştirmiştir. O halde aile kurmak cennetten başlayan ve cennetin şubesini dünyaya taşıyan mübarek ve en değerli kurumdur. Rabbimize imandan sonra,  yapacağımız en öncelikli ve değerli amel; kendimize uygun ebedi hayat arkadaşımızla nikâhlanıp, birbirilerine kendilerini adayıp, el ele, gönül gönüle tekrar ana vatanımız cennete dönmek için dünya imtihanını birlikte başarıyla vermektir.

Devamını oku...

Rabbim “ben yeryüzünde halife yaratacağım” dediğinde melekler itiraz etmişti.

“Bir zamanlar Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde (hükümlerimi icra edecek) bir halife (etkili ve yetkili olmaya elverişli insan) yaratacağım” buyurmuştu. (Melekler de: Ya Rab!) “Seni övgüyle yüceltip takdis eden bizler dururken, orada bozgunculuğa ve yozlaşmaya yol açacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. (Allah da) şöyle buyurdu: “Ben, sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim.”(Bakara, 2/30)

İblis, insanın bozgunculuk ve yozlaşma yönünün ağır basacağına inananların başını çekmişti. Öyle ki, emre rağmen insanın secde edilecek bir halife olamayacağını kibirle ve böbürlenerek ifade etmiş, haddini aşmıştı.

“Dedi ki: “Kokuşmuş balçığın kurumuş çamurundan yarattığın bir insana secde edecek değilim.” (Hicr, 15/33)

Secde etmemesi üzerine huzurdan kovulan ve ebedi helakete yuvarlanan İblis bir iddiada bulundu.

“(Bunun üzerine İblis:) “Mademki beni (yaptıklarım yüzünden rahmetinden uzaklaştırarak) azgın bıraktın, o halde ben de, gidip senin doğru yolunun üzerinde onlar(ı saptırmak) için pusuya yatacağım. Sonra and olsun ki: “Onların önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından gelip sokulacağım. Ve sen, onların çoğunu şükreder bulmayacaksın” dedi. (Allah) buyurdu ki: “Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! And olsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım.” (A’raf, 7/16,17,18).

Yüce Allah insanın hayrının şerrinden daha fazla olacağı hikmetiyle insanı yarattı, cennetine koydu ve malum yasağın çiğnenmesiyle cennetten dünyaya inerek imtihan sürecimiz başladı. Ve Hz. Adem’den günümüze beşeriyet kah ahsen-i takvimde, kah esfeli safilinde bu günlere geldi. Bazen insanlık bozgunculuk ve zulümde çok ileri gitti. Hz. Nuh’un, Hz. Lut’un, Hz. Salih’in kavimlerinde olduğu gibi toplu helakler yaşadılar.

Hz. Peygamberimizden itibaren kıyamete kadar toplu helak olmayacağını Yüce Allah kutlu elçisine bildirdi.

Ama Hz. Peygamber’den sonra da ne zaman insanlık ekser olarak zulme ve bozgunculuğa dönse Allah’ta musibetler vererek kötü gidiş için acil frenler yaptı.

“(Tevbe ederseniz) umulur ki, Rabbiniz size merhamet eder, fakat siz (bozgunculuğa) dönerseniz biz de (sizi aşağılık kılmaya ve cezalandırmaya) döneriz. Biz, cehennemi inkârcılar için bir zindan (hapishane) kıldık.”(İsra, 17/8).

Hüküm çok açık, siz bozgunculuğa dönerseniz, biz de sizi cezalandırmaya döneriz.

Devamını oku...

Daha Fazla İçerik...

Sayfa 2 - 107

2

Anket

Sizce toplumun en önemli problemi nedir?

Son Yorumlar

Türklerin Müslüman Olmasının N...
elinize sağlık çok işime yarayacağını düşünüyorum
Ağırlığınca duracaksın bazen ...
Tebrik eder. Hayat demek hareket demektir.
5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunun...
çocuk koruma kanunu ile ilgili bilgi araştırıyorum bende. bu sitede de bilgiler var. ilgilenen a...
GECE GEZME EHLİYETİ
Sadece şiddet olunca değil. Kadına hiç bir şey yapmasan bile sana iftira attığı takdirde uza...
GECE GEZME EHLİYETİ
Hiç bir kültür ve dinde olamayacak bir uygulama #aile dibine konulan dinamittir #6284yasa delilsi...

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün218
mod_vvisit_counterDün692
mod_vvisit_counterBu Hafta1163
mod_vvisit_counterBu Ay1553
mod_vvisit_counterToplam642989