Çarşamba, Mart 03, 2021

Text Size

Ahlak



Melamet(ملامت):Bir tasavvuf terimi; III. (IX.) yüzyılda Horasan bölgesinde ortaya çıkıp daha sonra bütün İslâm dünyasında yaygınlık kazanmış bir tasavvuf anlayışı.

Sözlükte “kınamak, kötülemek, ayıplamak” gibi anlamlara gelen melâmet kelimesinin tasavvuf literatüründe bir terim, bir makam ve bir tasavvuf anlayışının adı olarak yaygın bir kullanım alanı bulunmaktadır.

III. (IX.) yüzyılda Merv, Herat, Belh ve Nîşâbur şehirlerini içine alan Horasan’da ortaya çıkıp özellikle Nîşâbur’da yaygınlık kazanan ve etkisini günümüzde de sürdüren bu tasavvuf anlayışını benimseyenlere ehl-i melâmet, melâmî, melâmetî; bu akıma da Melâmetiyye, Melâmiyye (Melâmetîlik) denilmiştir. İlk dönem kaynaklarında dil bilgisi kurallarına aykırı olarak genellikle melâmetî ve melâmetiyye kelimelerinin kullanıldığı, Osmanlı devrinde ise Bayramiyye tarikatı mensuplarından bir gruba melâmî, tarikatlarına da Melâmiyye adı verildiği görülmektedir.

Melâmet konusu bir tasavvuf terimi ve tasavvuf akımı olarak birbiriyle bağlantılı olmakla birlikte iki ayrı düzlemde ele alınabilir. Melâmetin terim olarak kullanımı kökü olan levm kelimesinin geçtiği iki âyete (el-Mâide 5/54; el-Kıyâme 75/2) dayandırılmaktadır (aynı kökten türeyen kelimelerin yer aldığı diğer âyetler için bk. İbrâhim 14/22; el-İsrâ 17/29, 39; es-Sâffât 37/142; ez-Zâriyât 51/40; el-Kalem 68/30; el-Meâric 70/30).

Bu âyetlerin, “Ey müminler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah yakında öyle bir topluluk getirecektir ki O onları sever, onlar da O’nu severler. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihad ederler, kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu Allah’ın bir lutfudur, onu dilediğine verir. Allah’ın lutfu geniştir. O her şeyi en iyi bilendir” anlamına gelen ilkinde (el-Mâide 5/54) müminler arasından çıkacak bir grubun özellikleri anlatılırken kullanılan, “Onlar kınayanın kınamasından korkmazlar” ifadesi melâmet teriminin içerdiği anlamı vurguladığı şeklinde yorumlanmış, ayrıca, “Allah onları, onlar da Allah’ı severler” şeklindeki ifadeden hareketle melâmet ve muhabbet terimleri arasında ilişki kurulmuştur.

Âyette geçen cihad kelimesi, Cenâb-ı Hakk’ın kendisini kınayan nefsi yemin ederek övdüğü diğer âyetle (el-Kıyâme 75/2) birlikte düşünülüp “nefisle cihad” (mücadele) mânasında ele alındığında melâmet ve melâmetî terimlerinin kavramsal çerçevesi Allah tarafından sevilmek, Allah’ı sevmek, O’nun yolunda nefisle mücahede etmek ve bu mücahede sırasında kendisini kınayanların kınamasından korkmamak şeklinde belirlenmiş olmaktadır. Melâmet akımına dair ilk bilgileri veren Nîşâburlu iki sûfî Hargûşî (ö. 406/1015) ve Muhammed b. Hüseyin es-Sülemî’den (ö. 412/1021) ilkinin yukarıdaki birinci âyete vurgu yaptığı, diğerinin ise bu âyete bir işarette bulunmadığı, sadece ilk melâmetîlerden Hamdûn el-Kassâr’dan aktardığı bir sözde “kınayanın kınamasından korkmamak” ifadesinin geçtiği görülmektedir.

Nîşâbur bölgesinden olmakla birlikte bu akımı benimsemeyen ve mensuplarına eleştiriler yönelten Hücvîrî tasavvuf yolunun önde gelenlerinden bir kısmının melâmet yolunu tuttuğunu ve bu yolda halkın kınamasına mâruz kaldığını söyler. Hz. Peygamber’i misal göstererek kendisine vahiy gelmeden önce herkesin onu örnek bir şahsiyet olarak kabul ettiğini, ancak Cenâb-ı Hak tarafından dostluk tacı giydirilince halkın ona şair, mecnun, kâhin diye dil uzatıp kınamaya başladığını belirtip, “Onlar kınayanın kınamasından korkmazlar” ifadesinin geçtiği âyete atıfta bulunur.

Devamını oku...

Dünya hayatının değişmez yasalarını biz Müslümanlar ‘sünnetullah’ tabiriyle ifade ederken, batı alemi ‘tabiat kanunları’ sözcüklerini kullanıyor.

Kainatı geçmişte, bugün ve gelecekte de yaratan Yüce Allah bu kanunların değişmeyeceğini kesin hükümler ifade eden cümlelerle ifade ediyor.

Takva kelimesi de, Rabbimize saygı ve haşyetten ötürü kurallara uymak, sınırlara riayet etmek anlamında kullanılabilir.

Şu halde Allah’a en yakın kul, emir ve yasakları belirten kurallarına uygun bir hayat süren kul oluyor.

Rabbimizin emirlerine, çizdiği çizgilere harfiyyen uymak esastır.

Ne Emredilmiş, nasıl isteniyor, niçin talep ediliyor, nerede kabul ediliyorsa ve kimden isteniyorsa o şartlarda yerine getirmek gerekiyor.

Kısaca kullukta esas 5 N 1 K üzerine amel etmek.

Hz. Ali efendimizin de içinde olduğu bir sahabe topluluğu ibadetler konusunda (her gün oruç tutacakları, gece boyu namaz kılacakları, evlenmeyecekleri gibi) ifrata varan taleplerde bulunduklarında Peygamberimiz bu istekleri reddetmiş ve ölçüyü şu şekilde ifade etmiştir.

‘Ben Allah’a en yakınınız olduğum halde bazen oruç tutar bazen terk ederim, evlenirim, gecenin bir kısmında uyur diğer kısmında namaz kılarım. Bu din kolaylık dinidir. Kim bu dini zorlaştırmaya çalışırsa din ona galebe eder.’

Kulluğun makbul olanı 5 N 1 K üzerine bizden isteneni abartmadan, ifrat ve tefrite düşmeden sürekli yerine getirmektir.

‘İbadetin –azda olsa- devamlı olanı makbuldür’ hadis-i şerifi bu manayı işaret ediyor.

Bugün kalbinde dağ gibi iman taşıyan gençliğimizin ibadetler konusunda ‘din yorgunu’ ifadesini çağrıştıran görüntüsü bu nüansların ihmalinden ortaya çıkıyor.

Devamını oku...

Dünyaya sınanmak, denenmek kısaca imtihan için gönderildik.

O, davranış ve eylem bakımından hanginizin daha güzel amel edeceğini sınamak için ölümü ve hayatı yarattı. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır. Mülk,67/2

And olsun ki, sizi korku ve açlıkla, mallardan, canlardan ve (alın teri) ürünlerinden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele! Bakara,2/155

Müslüman çocuk doğduğunda kulağına bir ezan okunur hatta diğer kulağına kamet getirilir, fakat bu ezan ve kametten sonra namaz kılınmaz.

İşte bu ezan ve kametin namazı Müslüman öldüğünde cenaze namazı olarak kılınır.

İşte Müslüman için dünya hayatı doğum ve ölüm bir ezan ile namaz arası kadardır.

Bu şuurla yaşamalı mümin.

Dinlediği/okuduğu ezanın son ezan, kıldığı/kıldırdığı namazın son namaz olduğu şuuruyla.

Müslümanların en çetin imtihanının geçici olarak imtihan için emanet olarak verilen dünya nimetlerine aşırı sevgi beslemek ve o nimetlerden ayrılıktan korkmayı (vehn) bir saplantı haline getirmek olduğunu Allah Resulü bildiriyor.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir ara sahabelerden Ebu Ubeyde b. Cerrah'ı -Allah ondan razı olsun- cizye toplamak üzere Bahreyn'e gönderdi. Bilindiği gibi Rasulullah, daha önce Bahreyn halkı ile barış yapmış ve Ala b. Hadremi'yi bu yöreye vali tayin etmişti.

Bir süre sonra Ebu Ubeyde, bu yörenin cizyesini toplayıp Medine'ye döndü. Bu durumu haber alan sahabeler dönüşünün ertesi günü, büyük bir kalabalık halinde sabah namazına üşüştüler. Rasulullah namazı bitirip Mescid'den çıkacağı sırada kalabalık bir gurup önüne çıktı. Onları bu durumda gören Peygamberimiz gülümseyerek:

"Öyle sanıyorum ki, Ebu Ubeyde'nin Bahreyn'den bir şeyler getirdiğini haber aldınız." buyurdu. Sahabeler: "Evet" deyince Rasulullah kendilerine şunları söyledi: "İstekle beklediğiniz bu ganimet bölüşümüne hem sevininiz ve hem de üzülünüz. Sebebine gelince sizin hakkınızda korktuğum şey fakirlik değildir. Tersine sizin hesabınıza korktuğum şey, tıpkı daha önceki ümmetlere olduğu gibi, dünyanın önünüzde açılması (büyük servetler elde etmeniz) ve arkasından bu alanda birbirinizle o eskiler gibi rekabete girişip onlar gibi kendinizi mahvetmenizdir."

Görüldüğü gibi Peygamberimiz, ümmetinin geleceği hesabına fakirlikten değil tersine dünyanın önlerinde açılıp bu konuda birbirlerine düşmelerinden ve bunun sonucu olarak dünya ve ahiretlerini mahvetmelerinden kaygı duymaktadırlar.

Devamını oku...

Hamiyet; Türk Dil Kurumu Türkçe sözlüğünde ‘’ Bir insanın kendi yurdunu, ulusunu ve ailesini koruma çabası,insanlık,fazilet,izzet-i nefs,gayret’’ olarak tarif ediliyor.

Günümüzde dünyanın her açıdan en zengin bölgesinde yaşayan bizlerin sahip olması gereken bir özellik: Hamiyet

Kaybetmeden elindeki nimetin kıymetini bilmez insan çoğu zaman.

Ama akıllı insan olayları ferasetiyle önceden sezip görebilen insandır.

İnsanı diğer varlıklardan ayıran aklın; Tezekkür(geçmişe bakarak anı ve geleceği değerlendirme), tefekkür kişi ve olayları bütün yönleriyle ele alabilme, taakkul (aklı en üst düzeyde kullanma), tedebbür (dünden ilham alıp,bu günü iyi gözlemleyip,geleceğe dair tedbirler alabilme) gibi şubelerini eşgüdüm içerisinde çalışarak hamiyete destek vermeli.

Hamiyeti;’’Şiddeti mevanıa şiddetle mukabele etmektir=Şiddetli engellere şiddetle karşı koymaktır.’’şeklinde tarif eder Said Nursi.

Çocuklarımıza aile ve okuldan itibaren tüm eğitim kurumlarımızda en başta hamiyet duygusu aşılanmalı.

Sahip olduklarının kıymetini bilme ve onları koruma konusunda şuurlu bir gençlik oluşturmak eğitim sisteminin en başta gelen hedefi olmalı.

Yaşadığımız süreçte imtihanın gereği hak etmediğimizi düşündüğümüz çok olaylar yaşayabiliriz.

Hamiyet burada devreye girmeli.

Kendimizi, ailemizi, şehrimizi, ülkemizi hatta tüm insanları karşılıksız sevmenin adıdır hamiyet.

Zira saydıklarımız bizi de yaratan Allah’ın gözetip korumamız için bize verilmiş birer emanettir.

Emanete riayet duygumuz kadardır imanımız.

Emanete ihanet münafığın baş vasfıdır.

Devamını oku...

90 lı yılların başlarıydı.

Gündüzleri üniversite okurken, geceleri sağlık memuru olarak adli tabiplikte nöbet tutuyordum.

Fakülteden çıkıp Dağlık Karabağ’da Azeri kardeşlerimize Ermenilerin yaptığı zulüm ve işkencenin fotoğraflarının bulunduğu sergiyi gezdim.

Duygulanmıştım, hüzünlü bir ruh haliyle nöbetime başladım.

İlk gelen adli vak’a pedofili bir sapığın küçük yaştaki çocuğa cinsel istismarı idi.

Zaten sergiden dolayı hüzünle dolu dünyam tamamen allak bullak olmuştu.

İyice bunalan ruhuma bir pencere açmak için okuduğum kitabın boş sayfalarına yazmaya başladım.

Yazının özeti şuydu:

Kilometrelerce ötede Müslüman kardeşlerimiz için endişelenip, hüzünlenip duaya, maddi-manevi çabaya kalkışırken hemen dibimizdeki bize daha yakın olan Müslüman kardeşlerimizin sıkıntılarını ihmal mi ediyorduk?

Kıyas yaptım. Azeri kardeşimiz düşman silahıyla şehit olurken, burada vatanımda 4 yaşındaki çocuk bir ömür utançla taşıyacağı bir suçun muhatabı olmuştu.

Gece uzundu ve derinlemesine tefekkür, teemmül, tezekkür, taakkuldan sonra anladım ki şeytan en büyük numarasını işletiyor mümin kalpler üzerinde.

İmtihan için gönderildiğimiz dünyada Rabbimiz bize şeytanın apaçık bir düşman olduğunu bildirir: ‘’Şeytana itaat etmeyin, o size açık bir düşmandır diye size öğüt vermedim mi? Ey Adem oğulları!...’’ Yasin,36/60

Kur’an-ı Kerim'de Yüce Allah baştan sona şeytan ve hileleri konusunda bizleri ikaz eder.

Şeytanın en büyük numarası ise bana göre, zaman olarak ‘AN’ı, mekan olarak bulunduğunuz ‘KONUM’u ıskalamanızı sağlamaktır.

Bu anlamda şeytan çok gayretlidir ve nefis şeytanın bu konuda her daim içeriden destekçisidir.

Devamını oku...

Daha Fazla İçerik...

Sayfa 6 - 19

6