Cumartesi, Kasım 17, 2018
Text Size

Mehmet Hasan Sert llkokulunda Velilerle 'İletişim'i paylaştık...

M. Hasan Sert İlkokulunda Velilerle 'İletişim' ve yardımcıları 'Sevgi ve Sabır' konusunu paylaştık...

Ereğli'de Çocuk ihmal ve istismarı üzerine konuştuk.

  Ereğli'de 15 Temmuz Anaokulu Salonunda Veli ve Eğitimcilere Çocuk ihmal ve istismarı üzerine konuştuk.    

Akademik Bakış'ta ''Kök Hücre Üretim Merkezi Aile''yi konuştuk..

Gökhan Kırlangıç kardeşimin hazırlayıp sunduğu Ribar Fm'de yayınlanan Akademik Bakış'ta ''Kök Hücre Üretim Merkezi Aile''yi konuştuk.

  • Muhabbethane'de Gençlerle ''Huzurun Anahtarı''nı konuştuk...

    Salı, 13 Kasım 2018 08:17
  • Mehmet Hasan Sert llkokulunda Velilerle 'İletişim'i paylaştık...

    Perşembe, 25 Ekim 2018 09:01
  • Emirgazi'de öğretmenlerimizle beraberdik...

    Pazartesi, 24 Eylül 2018 11:06
  • Ereğli'de Çocuk ihmal ve istismarı üzerine konuştuk.

    Salı, 03 Nisan 2018 09:02
  • Akademik Bakış'ta ''Kök Hücre Üretim Merkezi Aile''yi konuştuk..

    Perşembe, 08 Mart 2018 14:52

Ahlak



Gambit, bir satranç terimidir.

İki tür satranç oyuncusu vardır.

Birincisi: Taş hesabı yapan, rakibinden daha fazla taş yiyerek ya da kendi taşlarını katı bir savunmayla muhafaza etmeye çalışan sıradan, sıkıcı, zevksiz, riske girmeyen ortalama ve yaygın tip.

İkincisi: Gambiti bilen, strateji ustası, hedef odaklı, risk alan, kurduğu 7, 8, 9, 10 hamle sonrası galibiyet için taşlarını feda eden zevkli, zeki, olağan dışı satranç oyuncusu.

Demek ki gambit: Daha iyi bir mevki veya oyunu kazanmak için bir oyuncunun bir veya birkaç taşı feda ederek stratejik üstünlük kurması anlamına gelmektedir. Satranç dışında da hesaplı bir hareket, bir tür hile, bir tür tuzak anlamlarında da kullanılır.

Lise 1.sınıftan itibaren satranç oynarım. Aynı zamanda sertifikalı satranç antrenörüyüm. Hiçbir zaman taş hesabı yapmadım. Hep strateji kurdum, gambiti uyguladım ve hiçbir zaman pişman olmadım.

Peki gambiti satranç dışında sosyal hayatımızda uygulayabilir miyiz?

Sadece gambiti değil satrancın tüm enstürman ve uygulamalarını sosyal hayata uygulayabilirsiniz.

Bunun için bütün anne/baba, komutan, idareci ve  öğretmenlere çağrım, çocuklarınıza/öğrencilerinize/askerlerinize satrancı mutlaka öğretiniz.

Sosyal hayata gambiti nasıl uygulayacağımız konusuna gelince:

Hayatta karşılaştığımız insan tipi vardır.

Birincisi: Sürekli küçük hesaplar peşinde, sineğin yağını hesap eden, cimri, pinti, her olaya sadece kendi bulunduğu yerden bakan, dünyanın kendisi için döndüğünü düşünen, bencil, egoist, asla risk almayan, kıl, keyifsiz, zevksiz ot, olağan, sıradan tip.

İkincisi: Paylaşımcı, dünyanın diğer insan ve varlıklarla güzel olduğuna inanan ve bunu yaşayan, cömert, kendisi ve başkası için risk alan, keyifli, özgün, olağan dışı tip.

İşte ikinci tipler hayat oyununu gambit çerçevesinde oynarlar.

Risk alırlar.

Sevdikleri için hesapsız fedakarlık yaparlar.

Devamını oku...

Adnan Oktar ve ekibinin cürümlerine baktığımızda bir kez daha anladık ki şeytan ve dostları  insanı en zayıf yerinden vuruyorlar.

Zevk ve sefanın zirvede yaşandığı cennette yaşarken dahi Adem babamız ve Havva anamızı bu zayıf yerinden vuran iblis, adem nesline de aynı tecrübe edilmiş numarayı çekmekten hiç vazgeçmedi.

Rabbim yüce kitabı Kur’an-ı Kerim’de kullarının imtihanın gereği olarak insana musallat edilmiş şeytan ve hileleri konusunda uyarır. Ve imtihan edilirken en zayıf olduğu konuları önem sırasına göre sayar. Tabii ki birinci sırada ‘’kadın’’ vardır.

‘’Kadınlar(1), oğullar(2), altın ve gümüş (cinsin)den birikmiş hazineler(3), soylu atlar(4), sığırlar(5), arazilere yönelik tutku(6) ve dünyevî zevkler(7) insanoğlu için çekici kılınmıştır. Bütün bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah'ın katındadır.’’

Al-i İmran, 3/14

Hasan Sabbah’tan Fetö’ye , Daeş’ten Pkk’ya ve son gündem Adnan Oktar örgütüne kadar bütün organizasyonlar kadınları en etkin bir biçimde kullanmıştır.

Yüce Allah kitabında 3 konu olumsuz fiil konusunda ‘’yapmayın’’ yerine ‘’yaklaşmayın’’ tabirini kullanır. Müminin en çok dikkat etmesi konu bu Rabbimizin yaklaşmayın dediği zina, yetim malı yemek ve riba(faiz) konusudur.

Devamını oku...

SETÖ;(Suikastçi  Terör Örgütü)Mithat Paşa ve Hüseyin Avni Paşa nihai bir netice elde etmek için padişahın tahttan indirilmesi gerektiği fikrindeydiler. Bunun için  29 Mayıs 1876 günü Mithat Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Harbiye Mektebi Nazırı Süleyman Paşa, Şurayı Devlet Reisi Redif Paşa yeni şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendiden padişahın tahttan indirilmesi için hal fetvası aldılar. Her şey hazırdı. Bir gün sonra Harbiye Mektebi Kumandanı Süleyman Paşa iki tabur askerle Dolmabahçe Sarayı'nı bastı ve Sultan Abdülaziz’i tahttan indirdi. Sultan Abdülaziz’in hal gerekçesi olarak da ‘muhtelüs şuur’ olması gösterildi. Sultan Abdülaziz tahttan indirildikten sonra haremi ile birlikte Topkapı Sarayına nakledildi. Topkapı Sarayına nakledilen Sultan Abdülaziz bir gün sonra kardeşinin oğlu Şehzade Murad’ın cülusunu tebrik edecek ve kendisine ikamet için başka bir yer tayin edilmesini isteyecekti. Bunun ardından Sultan Abdülaziz’e kendi yaptırdığı Feriye Sarayı uygun görüldü. 4 gün sonra haremi ile birlikte buraya yerleşen Sultan Abdülaziz 5 Haziran günü odasında bilekleri kesilmiş bir vaziyette bulundu.

Su-i kastci çetenin arkasında İngilizler vardı ama bizden görünen ‘onların çocukları’ yapmıştı.

HETÖ:(Hareket Ordusu Terör Örgütü) 31 Mart Vak’ası diye tarihe geçen bu olay, 14 Nisan 1909 tarihine rastlamaktadır. Tarihçiler bu olayın, kendi zulümlerini örtmek isteyen Ittihadçıların, II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesini temin etmek için, İngiliz Gizli Servisi’nin yardımı ile ve İngilizlerin aleti olarak tertipledikleri bir hadise olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak suç, samimi Müslümanlara yıkılsın diye, bir kısım dini sloganlar kullanılmış ve “şeri’at elden gidiyor” diye dine ve dindarlara hücum planları hazırlanmıştır. İttihadçılar, kendilerinin tertipledikleri bu olayı, dindarları mürteciler diye suçlayarak dindara yıkmışlar ve maalesef kendileri gibi düşünen tarihçileri de kullanarak, bu olayı en büyük irtica olayı diye takdim etmişlerdir. ‘Dinde hassas muhakeme-i akliyede zayıf’ Derviş Vahdeti gibi bir kısım Müslümanlar da provokasyona zemin hazırlamışlardır. Selanik’ten Hareket Ordusu adını verdikleri kuvvetleri, Padişah’ı kurtarmak gibi yalancı bir sloganla İstanbul’a sevk etmeye başladılar. Askerlerin çoğu, yağmacı ve Müslüman katili olan Makedonyalılardı. Tam bir çapulcu ordusuydu. Olayın vahametini anlayan İstanbul’daki generaller ve özellikle I. Ordu Komutanı Nazım Paşa, Sultan Abdülhamit’e müdahale etmeleri gerektiğini anlattılarsa da, Müslümanı Müslümana kırdırmayacağını söyleyen Padişah, onlara gerekli talimatı vermedi. I. Ordu Kumandanı Nazım Paşa’ya, Hareket Ordusu’na silah çekmemeleri için yemin bile ettirdi. 25 Nisan’da Hareket Ordusu, Yunan ordusu gibi davrandı ve Yıldız Sarayı’nı yağmaladı. Kütüphane dışında Padişah’ın altın arabasını bile parçalayıp götürdüler. Daha sonra da 27 Nisan 1909’da Meclis-i Umumi’yi toplayarak Abdülhamit’i hal’ kararını silah zoruyla çıkardılar. En önemli ithamları, 31 Mart Vakasını tertip etmekle suçlamak idi. Hâlbuki bu tamamen yalandı. I. Orduya talimat vermemekte direnen Padişah, Müslümanı Müslümana kırdırmakla itham ediliyordu. 31 Mart Olayı, Ittihadçıların tertipledikleri bir fitneydi; ancak muhalifleri olan Kâmil Paşazâde Said Paşa, İsmail Kemal Bey, muhalif gazetecilerden Mizancı Murad ve Volkan Gazetesi baş yazarı Derviş Vahdeti gibi bazı safdiller de durumdan pasta çıkarmak uğruna ateşe körükle gittiler ve fitne ateşini söndürmek yerine daha da alevlendirdiler. Neticede düşmanlar kâr etti; devlet, millet ve din zarar etti. Çünkü kurulan Divan-i Harbi-i Örfî Derviş Vahdeti başta olmak üzere çok masumları idam sehpalarında sallandırdı. Din düşmanı kesimlerin eline de tam bir irtica sermayesi verilmiş oldu. Bediüzzaman gibi allâmeler bile, 31 Mart Olayı ile yargılandılar; ama beraat ettiler.

31 Mart’ı gerçekleştiren Hareket Ordusunun arkasında İngilizler vardı ama bizden görünen ‘onların çocukları’ yapmıştı.

BETÖ(Baskıncı Terör Örgütü) 23 Ocak 1913 günü Bulgarlar, Edirne ve Çatalca önlerindeyken, Kurmay Albay Enver Bey (Paşa) sabıkalılardan müteşekkil 20-50 kişilik bir çete ile Babıali’yi bastı.

Devamını oku...

Melamet(ملامت):Bir tasavvuf terimi; III. (IX.) yüzyılda Horasan bölgesinde ortaya çıkıp daha sonra bütün İslâm dünyasında yaygınlık kazanmış bir tasavvuf anlayışı.

Sözlükte “kınamak, kötülemek, ayıplamak” gibi anlamlara gelen melâmet kelimesinin tasavvuf literatüründe bir terim, bir makam ve bir tasavvuf anlayışının adı olarak yaygın bir kullanım alanı bulunmaktadır.

III. (IX.) yüzyılda Merv, Herat, Belh ve Nîşâbur şehirlerini içine alan Horasan’da ortaya çıkıp özellikle Nîşâbur’da yaygınlık kazanan ve etkisini günümüzde de sürdüren bu tasavvuf anlayışını benimseyenlere ehl-i melâmet, melâmî, melâmetî; bu akıma da Melâmetiyye, Melâmiyye (Melâmetîlik) denilmiştir. İlk dönem kaynaklarında dil bilgisi kurallarına aykırı olarak genellikle melâmetî ve melâmetiyye kelimelerinin kullanıldığı, Osmanlı devrinde ise Bayramiyye tarikatı mensuplarından bir gruba melâmî, tarikatlarına da Melâmiyye adı verildiği görülmektedir.

Melâmet konusu bir tasavvuf terimi ve tasavvuf akımı olarak birbiriyle bağlantılı olmakla birlikte iki ayrı düzlemde ele alınabilir. Melâmetin terim olarak kullanımı kökü olan levm kelimesinin geçtiği iki âyete (el-Mâide 5/54; el-Kıyâme 75/2) dayandırılmaktadır (aynı kökten türeyen kelimelerin yer aldığı diğer âyetler için bk. İbrâhim 14/22; el-İsrâ 17/29, 39; es-Sâffât 37/142; ez-Zâriyât 51/40; el-Kalem 68/30; el-Meâric 70/30).

Bu âyetlerin, “Ey müminler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah yakında öyle bir topluluk getirecektir ki O onları sever, onlar da O’nu severler. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihad ederler, kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu Allah’ın bir lutfudur, onu dilediğine verir. Allah’ın lutfu geniştir. O her şeyi en iyi bilendir” anlamına gelen ilkinde (el-Mâide 5/54) müminler arasından çıkacak bir grubun özellikleri anlatılırken kullanılan, “Onlar kınayanın kınamasından korkmazlar” ifadesi melâmet teriminin içerdiği anlamı vurguladığı şeklinde yorumlanmış, ayrıca, “Allah onları, onlar da Allah’ı severler” şeklindeki ifadeden hareketle melâmet ve muhabbet terimleri arasında ilişki kurulmuştur.

Âyette geçen cihad kelimesi, Cenâb-ı Hakk’ın kendisini kınayan nefsi yemin ederek övdüğü diğer âyetle (el-Kıyâme 75/2) birlikte düşünülüp “nefisle cihad” (mücadele) mânasında ele alındığında melâmet ve melâmetî terimlerinin kavramsal çerçevesi Allah tarafından sevilmek, Allah’ı sevmek, O’nun yolunda nefisle mücahede etmek ve bu mücahede sırasında kendisini kınayanların kınamasından korkmamak şeklinde belirlenmiş olmaktadır. Melâmet akımına dair ilk bilgileri veren Nîşâburlu iki sûfî Hargûşî (ö. 406/1015) ve Muhammed b. Hüseyin es-Sülemî’den (ö. 412/1021) ilkinin yukarıdaki birinci âyete vurgu yaptığı, diğerinin ise bu âyete bir işarette bulunmadığı, sadece ilk melâmetîlerden Hamdûn el-Kassâr’dan aktardığı bir sözde “kınayanın kınamasından korkmamak” ifadesinin geçtiği görülmektedir.

Nîşâbur bölgesinden olmakla birlikte bu akımı benimsemeyen ve mensuplarına eleştiriler yönelten Hücvîrî tasavvuf yolunun önde gelenlerinden bir kısmının melâmet yolunu tuttuğunu ve bu yolda halkın kınamasına mâruz kaldığını söyler. Hz. Peygamber’i misal göstererek kendisine vahiy gelmeden önce herkesin onu örnek bir şahsiyet olarak kabul ettiğini, ancak Cenâb-ı Hak tarafından dostluk tacı giydirilince halkın ona şair, mecnun, kâhin diye dil uzatıp kınamaya başladığını belirtip, “Onlar kınayanın kınamasından korkmazlar” ifadesinin geçtiği âyete atıfta bulunur.

Devamını oku...

Dünya hayatının değişmez yasalarını biz Müslümanlar ‘sünnetullah’ tabiriyle ifade ederken, batı alemi ‘tabiat kanunları’ sözcüklerini kullanıyor.

Kainatı geçmişte, bugün ve gelecekte de yaratan Yüce Allah bu kanunların değişmeyeceğini kesin hükümler ifade eden cümlelerle ifade ediyor.

Takva kelimesi de, Rabbimize saygı ve haşyetten ötürü kurallara uymak, sınırlara riayet etmek anlamında kullanılabilir.

Şu halde Allah’a en yakın kul, emir ve yasakları belirten kurallarına uygun bir hayat süren kul oluyor.

Rabbimizin emirlerine, çizdiği çizgilere harfiyyen uymak esastır.

Ne Emredilmiş, nasıl isteniyor, niçin talep ediliyor, nerede kabul ediliyorsa ve kimden isteniyorsa o şartlarda yerine getirmek gerekiyor.

Kısaca kullukta esas 5 N 1 K üzerine amel etmek.

Hz. Ali efendimizin de içinde olduğu bir sahabe topluluğu ibadetler konusunda (her gün oruç tutacakları, gece boyu namaz kılacakları, evlenmeyecekleri gibi) ifrata varan taleplerde bulunduklarında Peygamberimiz bu istekleri reddetmiş ve ölçüyü şu şekilde ifade etmiştir.

‘Ben Allah’a en yakınınız olduğum halde bazen oruç tutar bazen terk ederim, evlenirim, gecenin bir kısmında uyur diğer kısmında namaz kılarım. Bu din kolaylık dinidir. Kim bu dini zorlaştırmaya çalışırsa din ona galebe eder.’

Kulluğun makbul olanı 5 N 1 K üzerine bizden isteneni abartmadan, ifrat ve tefrite düşmeden sürekli yerine getirmektir.

‘İbadetin –azda olsa- devamlı olanı makbuldür’ hadis-i şerifi bu manayı işaret ediyor.

Bugün kalbinde dağ gibi iman taşıyan gençliğimizin ibadetler konusunda ‘din yorgunu’ ifadesini çağrıştıran görüntüsü bu nüansların ihmalinden ortaya çıkıyor.

Devamını oku...

Daha Fazla İçerik...

Sayfa 1 - 15

Başlangıç
Önceki
1