Salı, Ocak 21, 2020

Text Size

Son Yazılarım




Hisbe, “bir fiili sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yapmaktır.”[1]

Hisbe görevi, ”iyiliği emretmek, kötülüğü nehyetmek” prensibine dayanan en önemli görevdir. Bu görevi yapan kişiye muhtesip denir.[2]

En geniş manasıyla “hisbe”; adalet ve fazileti; Kur’an ve Sünnet esasları ve her devir ve muhitte alışılagelen örf ve adetlere uygun olarak gerçekleştirmek amacıyla fertlerin ahlak, din ve iktisat; yani umumi olarak sosyal hayatta toplumun refahı için devletin bu işle ilgili seçilmiş özel görevliler eliyle yerine getirdiği idari kontrol sistemidir.

Tanımından da anlaşıldığı gibi hisbe teşkilatı, başta belediyeler, maliye, ticaret, iktisat, sanayi, sağlık, ve DİB’in gördükleri işleri kapsamaktadır.

2012 de çıkarılan 6360 sayılı Büyükşehir yasası Hz. Peygamberin kurduğu, Raşid halifelerin saadet asrında en kamil manada uyguladığı hisbe teşkilatını uygulamayı tavsiye ediyor.

O halde hisbe teşkilatı hakkında biraz bilgi verelim:

Hz. Peygamber Medine’ye hicretten sonra İslam ekonomi kurallarının yürürlükte olduğu müstakil bir alışveriş merkezi ve pazarın teşekkülünü sağlamış, kendisi de sık sık bu merkeze giderek denetlemelerde bulunmuştur.[3] Merkez ve pazardaki denetimleri esnasında her meslek ehline kendi işiyle ilgili emir ve direktifler verip gerekli uyarılarda bulunmuştur.[4] Said bin el-As’ı Mekke çarşı ve pazarına muhtesip olarak görevlendirmiştir.[5] Valilerine yazdığı bir takım talimatlarında onlara hisbe faaliyetlerinden sorumlu olduklarını bildirmiştir.[6]

İslam’a has orijinal bir müessese olan hisbe, Hz. Peygamber ve Raşid halifeleri devrinde; halkın umumi ahlakını, alış verişini, fertler ile cemiyetin ticari münasebetlerini düzenleme ve kontrol vazifesini yerine getiren anayasal bir kurumdu.[7] Hisbeyi ilk kuran ve uygulayan Hz. Peygamberin şu sözü anayasal kurumun gerekçesini ifade etmiştir:

“İnsanoğlunun iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek ve Allah’ı zikretmesi müstesna bütün sözleri aleyhinedir.”[8]

Dört Halife Dönemi, kıyamete kadar sürecek olan peygambersiz hayata uyumun sağlandığı çok önemli bir dönemdir. Bu dönemde görev alan Raşid Halifeler, Kur’an ve Sünnet çerçevesinde uygulamaları, devam ettirmişler, geliştirmişler, kurumsallaştırmışlar ve “Saadet Devri”ni insanlığa miras bırakmışlardır.

Hisbe teşkilatı Hz. Ebubekir döneminde biraz daha genişleyerek sürdürülmüş ama Hz. Ömer döneminde birçok konuda olduğu gibi hisbe teşkilatında da kurumsal bir yapıya kavuşmuştur.

Devamını oku...

300 yıllık arayışlar döneminde yaptığımız en büyük hatalardan birisi ve en önemlisi bizi biz yapan irfandan kopup, batıdan kopyaladığımız kültür bataklığına saplanmamız oldu.

Oysa asırlardır irfanla gelişen bir millette kültür karşılığı olmayan bir kavramdı.

Bu ontolojik savruluş bize çok pahalıya mal oldu.

Bir hayat nizamı olan dinimiz İslam’ı “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” yaklaşımı ile hem diğer muharref dinlerle aynı kefeye koyduk, hem de genel kültürden ibaret malumattan ibaret olduğu yanlışına düştük.

Cemil Meriç, kültürü “katı ve fakir” bulur; onun karşısına medeniyeti değil, irfanı koyar. İrfan; kültürü de, medeniyeti de, dünya görüşünü de içeren bir anlam zenginliğine sahiptir. Meriç’in irfan tanımı, insan ile varlık arasındaki ilişkinin maddi ve manevi yönlerini ihtiva edecek genişlikte olduğunu göstermektedir:

“Batı’nın kültürü var, bizim irfanımız. İrfan, insanoğlunun has bahçesi, ayırmaz, birleştirir. Bu bahçede kinler susar, duvarlar yıkılır, anlamsızlıklar sona erer. İrfan kendini tanımakla başlar. Kendini tanımak için yargıların köleliğinden kurtulmak gerekir. İrfan, nefis terbiyesi, olgunluğa açılan kapı, amelle taçlanan ilim. Kültür, irfana göre katı ve fakir. İrfan, insanı insan yapan vasıfların bütünü, yani hem ilim, hem iman ve hem de edep, Batı kültürün vatanı. Ne Batı’yı tanıyoruz, ne Doğu’yu; en az tanıdığımız ise kendimiz.”[1]

Cemil Meriç irfanın yerine koyduğumuz kültürün en önemli referanslarından olan hümanizm üzerinde de uzun uzun tahliller yapar. “Hümanizm, insan haysiyetine saygı, insana tabiat içinde istisnai bir değer vermekse, İslamiyet tek gerçek hümanizmdir” der Meriç. Ama insanı tanrının yerine koymaya gayreti olarak hümanizme ve insan-merkezciliğe şiddetle karşı çıkar. Hümanizm insanı ilahlaştırırken İslam, onu varlık dairesi içinde layık olduğu saygın bir yer verir. Meriç hümanizmin sağ sol versiyonlarına şiddetle karşı çıkarken, Kemal Tahir’den de bir alıntı yapar: “Hümanizm, dünyanın en namussuz sömürüsü olan burjuva sömürüsünü ört bas etmek için ileri sürülmüş bir duman parçasıdır.”[2]

İrfanından koparak kültür ve hümanizme kaymış Müslümanı müstağrib olarak değerlendirir Meriç: “İrfanından kopan, ana dilini bile unutan müstağribler kafilesi kime, neye bağlanacak?...Müstağrib ne yeni bir dünya görüşü kurabilir, ne de Batı’nın cömertçe sunduğu türlü ideolojiler arasında seçim yapacak güçtedir. Seçmek için, anlamak lazım; anlamak için, karşılaştırmak. Mukayese, irfana dayanır.”[3]

Ne Batı’lı olabilmiş, ne Doğu’lu kalabilmiş müstağrib aydınlara şu tespitlere yol gösterir: “19. asra kadar, Osmanlı ülkesinde ortak bir şuur vardı: İslamiyet. Vahye dayanan hakikatler bütünü… Sosyal bir sınıfın yahut kavmin değil, ümmetin inançlarını dile getiriyordu. Ayıran değil, birleştirendi… Yunus’un mısralarını kanatlandıran imanlar, Mesnevi’deki pırıltılar aynı ezeli nurdan. İslamiyet Sülaymaniye’de kubbe, Itri’de nağme, Baki’de şiir.”[4]

Bugün İslam, birçok insanın zihninde sembollerle ifade edilen ve yaşanan bir kültür maalesef.

“Meeting Müslümanlığı” ismini verdiğim bu yaklaşımda İslam özünden koparılıp belli şekil, mekan ve zamanlarda yaşanan bir kültür haline getirildi.

Devamını oku...

Konya Fm'de Hülya Anıl'ın hazırlayıp sunduğu Azade'de 'Bağımlılık ve Aile'yi konuştuk...

Teyad'ta 'Ailede Huzur İçin 9 S'i anlattık...

Video için lütfen: https://www.youtube.com/watch?v=m0A2MK8zccM

Konya Aydınlar Ocağında, Sultan Mehmet'i Fatih yapan 4 kitabı konuştuk...

(el-İşarat/İbni Sina, Tehafütü Felasife/Gazali, Hikmetül İşrak/Sühreverdi, Miftahul Gayb/Konevi)

Haber için lütfen: https://www.ureticihaber.com/haber/26268/uzm-cemil-pasli-tarihten-ibret-alarak-yeni-seyler-soylemeliyiz.html

1000 Yıllık Türk-İslam tarihinde ibret almak için üzerinde durulması gereken en önemli dönem 1538-1571 tarihleri arasındaki 33 yıllık dönemdir.

1538’de Preveze’de evire çevire Batı donanmasını yendik.

1571’de aynı Batı’nın donanması bizim donanmamızı İnebahtı’da tamamen yakarak yok etti.

Ve Batı Vatikan’da 449 yıldır bu zaferi bayram tadında kutluyor.

Vatikan’ın her tarafını İnebahtı’yı anlatan resimler süslüyor.

33 yılda ne oldu da ezici bir şekilde üstün olduğumuz Batı’ya karşı kaybettik.

Bu 33 yılı çözmeden bugünü de anlayamaz ve yorumlayamayız.

İki önemli tarihin merkezinde de Akdeniz var.

Akdeniz dünyanın akciğeri; İstanbul ise dünyanın kalbidir.

Akdeniz/akciğer güvende olmadan kalp sağlıklı çalışmaz.

Bu tespitten sonra “1538’den 1571’e 33 yılda ne oldu?” nun analizine geçelim.

Devamını oku...

Dünyanın kilit taşı adalettir.

Adaletin iki ayağı vardır: Düşünce özgürlüğü ve istişare.

Herkesin serbestçe fikirlerini ifade edemediği ve işlerin ehil insanlarla istişare edilmediği toplumlarda adaleti asla tesis edemezsiniz.

Bir ülkenin, milletin, toplumun gelişmesinde en temel ihtiyacımız muhalif ve farklı fikirlerin rahatlıkla ifade edilebilme ortamının tesisidir.

Hz. Peygamber(s.a.v.) sahabelerini bu konuda teşvik etmiş ve itiraz edebilme imkanını ve cesaretini sonuna kadar tanımıştır.

Sahabeler kendi fikir ve düşüncelerine uygun bulmadıkları konularda önce vahiy olup olmadığını sormuşlar sonra itiraz cümleleri kurmuşlardır.

4 Halife döneminde de bu fikir ve düşünce özgürlüğü devam etmiştir. Hz. Ömer(r.a.) gibi kişilik olarak celalli bir devlet başkanına toplum içinde bir kadın itiraz etmiş ve Hz. Ömer(r.a.) kadını dikkatle sonuna kadar dinlemiş ve “kadın isabet etti, Ömer hata etti” demiş ve hanımefendiyi takdir etmiştir.

Hz. Adem’le başlayan, 123.999 peygamberle bir kıvama getirilmiş ve Hz. Peygamber(s.a.v.) ile tamamlanan İslam’a sokulan en büyük bid’at olan saltanat, adaletin iki ayağı düşünce özgürlüğü ve istişareyi kaldırmış ve sonuçta adalet değil zulüm üretmiştir.

İslam’ı anlamaya ve yaşamaya çalışan her insanın H.z. Peygamber ve 4 halife ve hz. Hasan(r.a.) ile tamamlanan 30 yıl ile sonrasında başlayan Emevilerin oluşturduğu “ısırıcı saltanat” dönemini ayırmalıdır.

Habil’le başlayan hilafet ile Kabil’le başlayan saltanat hep mücadele halinde olmuşlardır.

124.000 Peygamber hilafet sancağını taşırken, Kabil ve torunları saltanat sancağını omuzladılar.

30 yıllık hilafet döneminden sonra Bizans’tan kopyaladıkları saltanatı kurumsallaştıran Emeviler hayatın bütün alanlarında İslam’ın fıtrata uygun, adil sistemine zarar vermişlerdir.

İslam’a aykırı kurdukları bu sistem özellikle engellemeye çalışan ehli beyte, genelde ise Müslümanlara yönelik büyük zulümlere imza attıktan sonra 89 yıl gibi devletler için çok kısa kabul edilen bir sürede yıkılmışlardır.

Peki biz Emevilerin Kabil’in mirası saltanat üzerinden İslam toplumuna soktukları virüsleri ne kadar temizleyebildik?

Bu gün İslam aleminin en acil ve zaruri işi budur.

Devamını oku...

Daha Fazla İçerik...

Sayfa 1 - 103

Başlangıç
Önceki
1

Anket

Sizce toplumun en önemli problemi nedir?

Son Yorumlar

Türklerin Müslüman Olmasının N...
elinize sağlık çok işime yarayacağını düşünüyorum
Ağırlığınca duracaksın bazen ...
Tebrik eder. Hayat demek hareket demektir.
5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunun...
çocuk koruma kanunu ile ilgili bilgi araştırıyorum bende. bu sitede de bilgiler var. ilgilenen a...
GECE GEZME EHLİYETİ
Sadece şiddet olunca değil. Kadına hiç bir şey yapmasan bile sana iftira attığı takdirde uza...
GECE GEZME EHLİYETİ
Hiç bir kültür ve dinde olamayacak bir uygulama #aile dibine konulan dinamittir #6284yasa delilsi...

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün189
mod_vvisit_counterDün441
mod_vvisit_counterBu Hafta630
mod_vvisit_counterBu Ay8163
mod_vvisit_counterToplam561685